'Komple' kadın

Bu komple kelimesi bana her seferinde </br>'kompile' şeklindeki telaffuzuyla bizim Fatma'yı hatırlatır.

Bu komple kelimesi bana her seferinde
'kompile' şeklindeki telaffuzuyla bizim Fatma'yı hatırlatır. Fatma'yı, hani şu Türkan Şoray&Haluk Bilginer'li 'Tatlı Hayat'taki yardımcının ablası olarak hayal edin; hafif entelektüel, hayli bilmiş. Uzun zaman aile planlaması nutukları atıp ikinci çocuğa hamile kaldıktan sonra mecburen biz ona temizliğe gitmeye başladık.
Fatma her gün konuşma diline dahil ettiği yabancı kelimelerle kendini eğitirdi. Bir gün balkon yıkanacak. Gözlerini hafifçe kısarak tısladı Fatma; 'Kompile mi?' Biz tabii aile fertleri olarak 'Haa?' yapabildik sadece. 'Yani kompile yıkansın mı?' diye yineledi Fatma. Şimdi balkon bildiğiniz balkon, kimsenin soldaki yarım metrekarelik kısım yıkanmasın, sağdaki iki karoyu da sakın ıslatma' diyecek hali yok. Evet, kompile yani!
Şimdi böyle dam üstünde saksağan girişinden sonra lafı Ute Lemper'e bağlamak bilmiyorum nasıl olacak. Fakat bu yüce kadın için dakikalardır bir başlık düşünmekteyim: Süper kadın, mükemmel kadın, dört dörtlük kadın vs... Doğru bir kullanım olmayabilir ama neticede bu 'komple kadın' tarifini ona çok uygun buldum.
Ute Lemper biliyorsunuz Alman asıllı bir kabare/müzikal yıldızı. Birkaç gün önce de bizim buralarda, Lütfi Kırdar'daydı. Afife Ödülleri öncesinde konser verdi. Evvelki sene festival kapsamında gelmişti ama o sırada ben yoktum. Dolayısıyla bu kendisini ilk canlı izleyişim. Ve ilk büyülenişim. O nasıl bir ses+fizik+mimik+sahne hâkimiyeti toplamıdır, pes yani.
Bankacı bir babayla operacı bir annenin ürünü Ute Lemper. Piyano, bale, şan üçlemesine çok küçükken başlıyor. İlk kez 15 yaşında sahneye çıkıyor; 'Lullaby of Birdland' tipi şarkılar söylüyor. Sonra tiyatroya da merak sarıyor. Esas ününü şarkıcılıktan yapıyor, ama aynı zamanda müthiş bir oyuncu.
İlk mühim sahne rolü 'Cats' müzikaliyle geliyor. Ve en son 'Chicago' ile de tanrıça mertebesine falan ulaşıyor. Ama yine de
bizim buralarda popülerleşmesini, Nick Cave ve Tom Waits gibi ikonların parçalarına da yer verdiği albümü 'Punishing Kiss'e borçlu diyebiliriz.
Marlene Dietrich'vari acayip dramatik bir güzellik artı sonsuz yetenek. Şarkıcı, oyuncu ve dansçı olmak onu kesmiyor. Resim yapıyor; Paris'te ve Hamburg'da açılmış sergileri var. Gazetecilik yapıyor; Liberation, The Guardian ve Die Welt'te yayımlanmış makaleleri mevcut. Çok zeki olduğunu söylüyorlar. Politikayla ilgili, dünyada olup bitene duyarlı. Ayrıca şaka gibi ama gayet düzgün giden bir aile hayatı, çoluğu çocuğu falan var.
İşte böyle bir şey. Söylemiştim komple kadın diye. Türümüzün, zannediyorum ki tek örneği. Evet, kesinlikle tek örneği.
'Sakla samanı' modası
Türk sineması, son dönemdeki en büyük hezimetini 'Yeşil Işık'la yaşadı galiba. Filmin, 1 milyon 200 bin dolarlık maliyetini çıkarabilmesi için sinemada daha en az 1 milyon 100 bin seyirci tarafından izlenmesi gerekiyormuş. Ki ilk hafta sadece 100 bin kişinin seyrettiğine bakarsak, büyük hayal.
Zaten herkes vurdu bir de ben vurmayayım şeklinde vicdan sözü dinleyerek filmin birkaç iyi yanını yazmıştım geçen hafta. Dün İngiliz i-D dergisinin son sayısını karıştırırken aaaa, baktım ki meğer 'Yeşil Işık'ın bir faydalı mesajı daha varmış: Sakla samanı, gelir zamanı.
Filmi görmüş olanlar hatırlayacaktır; sonlara doğru Kenan Işık annesinden bir kutu alır. Kutuda çok eskilerden kalma birkaç anı vardır; esas olarak da çocukken biriktirdiği gazoz kapakları. Tipik anne Çolpan İlhan, yanına bir tomar da dolar sıkıştırmıştır.
Şimdi, i-D gösteriyor ki bir avuç gazoz kapağı bugünlerde bir avuç dolarla boy ölçüşebilecek değerde. Çünkü zaten birkaç sezondur punk rüzgârına boyun eğen moda dünyası bu yaz resimde gördüğünüz gibi enteresan tasarımlara iyice kucak açıyor. Özellikle moda kurbanları için silme gazoz kapağı ya da rozetlerle kaplı parçalanmış atletler, ahı gitmiş vahı kalmış ikinci el parçalar, en kolayı da lime lime olmuş kaçık çoraplar.
Demek istediğim, çöpleri atmayın. Böyle süfli bir durum var bu yaz.
Hafta sonu programı
Film Festivali insanın aklına Beyoğlu sinemalarını getiriyor ama biliyorsunuz aslında 4+1 durumu var. Emek, Atlas, Beyoğlu,
Sinepop derken Anadolu yakasını da Rexx (good old Reks) temsil ediyor.
Radikal 'Cumartesi' bu sebeple bir çevremizi tanıyalım yazısı sipariş etmişti bana. Bölgeye hâkimiyet konusunda bir problem yaşamadığım için kahveyi nerede içmeli sorusuna evde leblebi yerken de cevap verebilirdim. Ama kırk yılda bir araştırmacı gazetecilik arzusu sardı ruhumu.
Dün bütün gün kendimi Kadıköy'ün ara sokaklarında gezdirdim. Yarın çıkacak yazıya sıkıştıramadığım iki parça kırıntıdan da buraya antre yapayım dedim.
Şimdi arkadaşlar; siz de Kadıköy'ü görmemezlikten gelerek yaşayan 'karşı' takımından olabilirsiniz. Unutmayın ki hayatta hiçbir şey için geç değil! Beyoğlu'nu kadın, Tahtakale'yi erkek olarak düşünün; Kadıköy bu ikisinin küçük yavrusu gibi. Akordeon çalan çiftin önünden geçerken ayağıma bir hortum takıldı. Baktım, sokağın ortasında Nuh Nebi'den kalma bir çamaşır makinesi. Valla bienal gibiydi.
'Küçük yavru' demem sadece bundan değil.
İnanılmaz genç bir nüfus var burada. Festival filmlerine gelen çocuklar da, ara sokaklardaki kafeleri şenlendirenler de, tuhaf bir şekilde Taksim nüfusunun yarı yaşında. 22'ye falan moruk gözüyle bakıyorlardır diye tahmin ediyorum.
Anadolu yakasında ikamet ediyorsanız, Kadıköy Çarşısı size yabancı değildir. Ama Avrupalıysanız da şöyle serseri bir gününüzü bu yakayı araştırma gezisi düzenlemeye ayırın. Pişman olma ihtimalinizin sıfır olduğunu düşünüyorum.