Köşeyi istismar yazısı

Bu yaptığım doğru bir şey değil. Ayıp. Çirkin. Etik sorunları var. Biliyorum.

Bu yaptığım doğru bir şey değil. Ayıp. Çirkin. Etik sorunları var. Biliyorum. Ama başka çarem kalmadığını hissediyorum. Zira saatler geçiyor. Aleyhime.
Evet, bu bir köşeyi istismar yazısıdır. Suiistimal olayıdır.
Babana bile güvenmeyeceksin. Gerçi babama söyleseydik böyle bir sorun yaşamazdık. Benim tüm ortaokul-lise hayatım boyunca tarih/coğrafya sözlülerine ilk kaldırılan olmam, tesadüf değildir. Babamın bir hediyesidir. Okul numarası 2 (yazıyla iki) olan bir öğrenci tanır mısınız? Ha ha, o bendim. Nedir okul numaraları; 146, 234, 456 filan di mi? Hayır, benimki 2'ydi. Çünkü biz, kayıtların başlama düdüğünün çalınmasından yarım saniye kadar sonra, tüm kayıt işlemlerini bitirmiş, o cehennem ilim irfan yuvasına o sene girmeye hak kazanan ilk (numaranın 2 olmasına bakmayın; 1 yoktu) öğrenci, dolayısıyla da tüm sözlülere kalkacak ilk kurban olmuş, bitmiştik. Yani acayip tezcanlıdır babam, onu demek istiyorum.
Dolayısıyla bu işi de ona devretseydik, böyle rezil rüsva olmayacaktık. El âleme muhtaç kalmayacaktık.
Fakat biz kendisine pek bir güvenen organizasyon gurusu arkadaşımızı tercih ettik. Haftalar önceden plan program yaptık. Hatta E.A., bu işin önemini, benim şahsen gözlerimi yaşartan şöyle bir örnekle açıkladı: "Bak bir gece önce Fener'in UEFA maçı var; onu bile seyretmemeye razıyım ama buna mutlaka gidelim. O kadar istiyorum yani."
Böyle bir örnek, sizin için önemli olmayabilir, ama bizim evin tarihinde verilmemiş bir örnektir. Başka bir örnekle açıklayayım; benim bu seneki doğum günümde Fener'in maçı vardı. Ve o akşamki program tabii ki maç eşliğinde bira olarak şekillenmişti.
Neyse, bu kadar önemsediğimiz bir hadisede dev bir basiretsizlik örneği sergileyen S., üç gün önce korku dolu gözlerle kem-kümleyerek geldi. "Yaaa, ben anlamadım, bilet kalmamış."
"Sen," dedi E.A., "yani bilet almamış mıydın bugüne kadar?"
Sonra tabii bana dönüldü: "Yani senin bu arkadaşın bilet almamış mıydı bugüne kadar?"
Şimdi ben ne diyeyim? Kime sesleneyim? Efes'e gitmek istemiş, yollanmamışım. Aspendos'a gitmeye niyet etmişim, yolum kesilmiş. Oradaki aktivitelerde coşulmuş; zavallı ben, bunları ancak gazetelerden okumuşum.
Şimdi aynı her dilden coşma, her toprakta dolaşma, her kalpten taşma işlemi burada, İstanbul'da yapılacak. Sezen Aksu, o sonsuz renk ve çeşitlilikteki sahne arkadaşlarıyla birlikte, bu gece Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu'nda olacak.
Ve ben, o ölüp bittiğim kadından uzaklarda, muhtemelen evdeki kanepede, kös kös oturacağım.
Bir biletim bile yok. Anlıyor musun? Gülümseyemem.
Ayakkabı gibi kitap
Şimdi ben ne yapacağım? Hayatımda ilk defa bir romanı piyasaya çıkmadan günler önce okudum. (Zaten uykusuz tek gece ve 'hüpppp diye içine çek beni' durumu oluyor; başlanıyor, bitiyor.) Fakat herkes benden de önce okudu. 'Aldatma' üzerine fikir beyan etmeyen bir kadın medya çalışanı kaldıysa da, tanımıyorum.
Üç gün içinde bu konuda konuşmayan herhangi bir şirket çalışanı da kalmayacağını tahmin ediyorum. Banka çalışanı, reklam ajansı çalışanı, halkla ilişkiler çalışanı, hastane/pastane/postane çalışanı. Yani üç gün içinde bilmiyorum, kitabı henüz okumamış olan bir T.C. vatandaşı kadın kalır mı...
Ahmet Altan'ın 'Aldatma'sı peynir-ekmek şeklinde gidiyor. Suadiye Remzi'deki kadınların hali, hani Japonlar Louis Vuitton'lara nasıl üşüşüyor karınca gibi, aynen öyleydi: Kapı kuyrukları, raf kuyrukları,
kasa kuyrukları.
'Aldatma', kadınlarda ayakkabı hissi uyandırdı.
Peynir-ekmek sorunu olmayan hemen her kadın için ayakkabı, delice arzulanan bir şeydir. Dayanılmazdır. Hemen alınmalıdır. Ona derhal sahip olunmalıdır. Kaşır. Tahrik eder. 'Aldatma' da etti.
Ayakkabı, kadını suç ortaklığına iter. 'Aldatma' da itti demeyeyim şimdi. Ama iter yani.