Küçük İskender'e devir

Bugün dükkânı Küçük İskender'e devrediyorum. Toplu şiirlerinin yer aldığı bir kitap çıktı: 'Lezzetli Tümörler Lokantası'. Kitap yeni, şiirler eski, ama olsun, karıştırmak için alıp elime, sayfa sayfa ilerlediğimi saptadım.

Bugün dükkânı Küçük İskender'e devrediyorum. Toplu şiirlerinin yer aldığı bir kitap çıktı: 'Lezzetli Tümörler Lokantası'. Kitap yeni, şiirler eski, ama olsun, karıştırmak için alıp elime, sayfa sayfa ilerlediğimi saptadım. Üstelik de sevdiğim bir şey değil şiir. Çok uzun zamandır, Posta gazetesinin yayımladığı vatandaş manzumeleri ve Begüm'ün ofis eğlencesi diye düzdüğü akrostişli, tam/zengin kafiyeli hiper/über maniler dışında bir ilişkim yok türle. Ama Derman İskender Över'in şiirleri de zaten düzyazı gibidir. Ve en olmadık kelimeleri bir araya getirebilme hüneriyle, dilinin yelpazesiyle, insanı gıptadan hasta eder. 'Aşk teknolojik bir kelime' şiirini başlıyorum aşağıya dizmeye:
"1. Bu gece sana uğramayı düşünmüyorum./Saadet diyorsun çünkü./Saadet: bir
kilide sokulan anahtar./Ya açarsın ya da kapatırsın.
2. telaşlı bir su küresi düşüşü rasatında benzin./açıları dar, ihtişamı seslenişlerle belirginleştirilmiş ve/tavuklara inanç besleyen bir kabilenin en gerisindeki/çadırda okların, mızrakların ucuna zehirli kan süren/büyücü sürüngen:/-ne yazık! devlet senin hayalgücün!/et'le büyüdüğün topraklarda, toprak da sana aç!/silahı kaldır.. nişan al.. geceyi vur../geceyi vurduğun kuyuda, mümkünse/bir kertenkele parçasıymışcasına dur, ve umutlan!/-kuyruğum! de, kuyruğumdur hakikat,/kopar, yerine bir başka saltanat gelir kurulur!/-EY GÜÇLÜ!/SEN SARISIN!/sararan yüzde mananın yüz akısın!/Terstesin! Giyotindesin! İptesin!/Sen kırçıl karanlığa dönerken götünü/ancak, dudaklarınla dövüşebildiğin kadar ibnesin!/-EY GÜÇLÜ!/SEN SARISIN!/bırak! Dönelim ayine, duaya, kurbana, yazısız tarihe/çünkü şimdilik/zar tutamadığın, tutmadığın için iktidardasın!
3. Ben farklı doğdum:/Annemin organındaki camı kırarak dışarı düştüm./İçerde kimin yumruk attığını ise görmedim.
4. Çıktım. Biraz mavi süründüm./Mavinin hangi renge gardiyan olduğunu, mavinin hangi haznede bir ses girdabına dönüştüğünü ve bu dönüşüm esnasında kaç el birden kullandığını düşünmedim. Tavanda patlattığım boş soda şişelerini, annemin jilet yaralarımdaki dikişleri temizleyişini, garip-zayıf bir orangutanın toz örümceklerine yaklaşmasını, yumurtanın sarısıyla beyazının yer değiştirdiği o platin tavayı ateşten indirirken tenime yayılan tentürdiyot kokusunu rüyamda gördüm. Evdeki bütün eşyalar yüzbaşıydı ve terfi etmeleri pek mümkün görünmüyordu. Şiirde kafiye peşinde koşmakla erken boşalma problemi yüzünden ıssız bir adaya kapanmak arasında hiçbir fark yoktu. Bütün resim sergilerinin açılışında ya da galalarda içki içmek, anayasa kapsamına alınmıştı. Ah, tabii bir de ödül törenleri! Ödül törenlerini güzel kızlar, yakışıklı delikanlılar sunardı. Biz alkışlardık. Sağ elimizle sol elimize, sol elimizle sağ elimize eziyet çektirirdik. Şairlerin şiir hakkındaki derin açıklamaları, kadınların muayyen günlerinin stresini taşırdı. Karanlığa karışır, başaşağı tuttuğumuz dudaklarımızla bambaşka aşkların rollerini dağıtırdık ormana.
5. Lalenin elindeki gül, menekşe kokar.
6. Pikaptaki plak'ın ikinci yüzü kalp!/birinci yüzünde yüzümün mazisi var!/Düz pikaptaki siyah plak/Ters bedenimde kara kalp!
7. bazı kentlerden kalan şeyler bunlar'dır:
Denizli: Toprağa uzanma arzusu. Toprağın da bir şeye uzanmış olduğunu hissetmek. Biraz yürümek köyde. Sıcak suya bırakıp bedenini, ölümlü çizgi roman kahramanlarını düşünmek. Kuşlara bakmak. Yalnızca kuşlara bakmak. Kuşların sahneledikleri tragedia'lardan söz etmek kendi kendine.
Eskişehir: İstasyon. İstasyona gelen sevgili. Seni karşılayan, seninle kendi yalnızlığını karşılayan herhangi bir yabancı gibi. Telaşlı, ürkek. Bir ucundan girilip birkaç saniyede dışına düşülen şeffaf, kahverengi, bunaltıcı bir plazma. Tırnaklarımı en çok kemirdiğim kent.
Eskiyen, eskidikçe gençleşen kent.
Edirne: Meriç Nehri üzerindeki köprüde durup aşağıya baktık. Geceyarısı ani bir kararla çıkmıştık yola. Hızsever bir şofördü arkadaşımız. Üç dört saatte girdik kente. Sabahın serinliği, eylülün gururunu kırıyordu. Balık yiyip rakı içecektik. Çocuk balıkların gülüşmeleri, rakımızı beyazlattı
ve Edirne orada, hoş bir hayalin ezan sesleri olarak kaldı.
Tekirdağ: Tuhaf bir kentti Tekirdağ. Yol boyunca kabak çekirdekleri saçılmıştı asfalta.
Bir kuruyemiş tabağı olarak hatırlıyorum o eğik kenti.
Trabzon: Karadeniz'e bitişik bir havaalanı. Kalkan uçağın, inen uçağın toprak ile su arasındaki o koridorda insanın tabiata çaktığı dev bir çiviye benzemesi. Sonra rüzgârın önünde çömelen delikanlılar: Birbirlerine saldıran kedilerin çıkarttıkları seslerle konuşan.
Uşak: Anadolu'nun karakutusu. Orada insanlar, âşık olduklarında yeryüzünü bir anaokulu gibi görüyorlarmış.
Bursa: Bursa'nın yeşile olan tutkusu korkuttu beni. Kaybolmuş bir çocuk gibi hissettim kendimi. Ormanda kaybolmuş bir çocuk. Büyüyünce ya Tarzan olacaktım artık ya da Çita! Jane olmama babam izin vermezdi bir olasılık!
Manisa: Hiç gitmedim. Fırtınasını bilmem. Ama orada kardeşlerimin yaşadığının farkındayım. Gelen telefonların çoğu Manisa kökenli. Onların
sesi, ölüm orucunda.
Ankara: Bu gezegenin en kötü kenti. Kıçımda çıkan çıban kadar bile sevmem. Martısız. Bina. Bina. Bina. Bina. Bina. Bina.
İzmir: Uzun bacakları, uzun tırnakları olan bir erkek serçe hatırlıyorum bazen. Gagasının yerinde bir death metal grubunun ilk klibini taşıyan. Okullar kapanmadan sevmiştim onu. Karneler dağıtılmadan ayrıldık. Kim bilir, arabesk bir pizza kokusu kaldı oralarda. Kapanmayan, kapanmayacak
bir yara kaldı; Kurt Cobain'in beynini dağıtan mermi gibi
bir şey kaldı havada, hedefini bilmeyen, hedefine ulaşamayan, hedefine nişanlanamamış!
Artvin: Bilmediğim, ama doğduğumu hissettiğim yer.
Antalya: Kaleiçi'nden aşağı yürüdüm. Marinaya doğru. Sokaklar, sokaklara elle sarkıntılık ederken, masallar tamamlanmadan, sıcak henüz bıçağını çekmeden, yukarda Tophane bir miralay edasıyla sırıtırken, üstümde kırmızı bir pardesü, ağzımda lacivert bir sigara, gözümde turuncu bir gözlük, ayağımda beyaz çizmeler.. Herhangi bir ağaca meyve olmaya yürüdüm.
Muğla: Çocuktum. Datça'da tahta bir iskelede oturuyordum. Geceydi. En azından, şimdilik geceydi. Oradan açılıp denize, ölmenin güzelliğini düşündüm. Uzandım. Akdeniz'e dokundum. Konuştum onunla. Çağır beni, dedim, bir gün burada ölmeye mutlaka geleceğim!
Bolu: Hep üşümekti. Hep üşümek. Tek fiil inerdi kurt gibi: Üşümek!
İstanbul, gelelim sana. Seni sevdiğim kadar hiçbir şeyi sevmedim. Kâh Bizans'tın benim için, kâh Bizans oyunu. Yasakların çekiciliğine taptığım gibi taptım sana. Burada doğdum. Burada büyüdüm. Burada ölmeyeceğim. Sen ağzına kadar ölümle doldun. Ben taşmak istemiyorum senden, senden böyle ayrılmak istemiyorum çünkü.
('Aşk teknolojik bir kelime' şiirinin kalan üç maddesi ve daha pek çok şiir/metin, 'Lezzetli Tümörler Lokantası'nda. Sel Yayıncılık diye de ekleyelim.)