Leyla Tekül'ü ilk defa sevdim

Leyla Tekül'ü ya seversiniz ya sevmezsiniz. Kararsızlık kaldırmayacak bir konudur bu! Hatta daha ileri giderek insanların ikiye ayrıldığını bile söyleyebiliriz: Leyla Tekül'ü sevenler, Leyla Tekül'ü sevmeyenler.

Leyla Tekül'ü ya seversiniz ya sevmezsiniz. Kararsızlık kaldırmayacak bir konudur bu! Hatta daha ileri giderek insanların ikiye ayrıldığını bile söyleyebiliriz: Leyla Tekül'ü sevenler, Leyla Tekül'ü sevmeyenler.
Ben hep ikinci gruptandım. Zeki, becerikli falan olduğunu kabul ederim. Koltuğa bir sürü karpuzu sığdırdığını. Çoğu sahne/televizyon figüründen daha donanımlı olduğunu. Dünya kadar çok şey bildiğini. Bazen komik olduğunu bile kabul edebilirim; kendim gülmesem de.
Ama sevmek başka bir şey. O konuda elimden daha fazlası gelmiyor.
Gelmiyordu. Hürriyet Pazar'da Ayşe Arman'ın röportajını okuyunca, ilk defa kalbimde küçük sevgi tomurcukları hissettim Tekül'e karşı. O hep çok teatral, çok yapay, çok uzak bulduğum kadının söyledikleri nasıl da gerçekti.
Leyla Tekül, yeni bir hayat kurmak üzere Kanada'ya yerleşiyormuş. Buradaki hayatını bitirerek. Kendisinin bir marka olarak, bir ürün olarak nasıl bittiğini, artık alıcı bulamadığını, iş yapamadığını öyle zekice/sahici/doğru
/dokunaklı anlatmış ki.
Tekül'ün bir de oğlu var biliyorsunuz, biliyorsunuzdur, hani o 'Eyvah, çocuğum satanist mi' furyasında adından çok söz edilen, Ceylan'ın intiharının baş aktörü gösterilen. O konuda da en azından benim kuaförde rastlaştığım 'Eee, daha daha nasılsınız' tipi kadınlar nezdinde hiç hoş karşılanmayacak ama son derece doğru düzgün laflar ediyor Tekül. "16, 17 yaşındaki bir gencin hele internet gibi özeline girmek, chat münasebetlerini ondan izinsiz alıp basmak, bunlar kabul edilebilir şeyler değil" diyor. "Bambaşka bir nesilden bahsediyoruz. Sistemi sorgulayan çocuklar bir de o sistemin içinde eridiği zaman bomba gibi patlıyorlar" diyor. "İntiharı stimule edemezsiniz. Eğer bir çocuğun içinde bir zafiyet varsa, bir olayda engellerseniz, öteki olayda çıkar. İlişkileri önleyerek, baskı kurarak bir yere varamazsınız" diyor.
Hep böyle olur. Giderayak ısınırsınız. Röportajı okuyup bitirince onunla çay içip kek yemek istedim. Üzümlü kek.
Seks renginiz hangisi?
Meraklıları hatırlayacaktır, Cafe Pazar'da Nilgün Gedikoğlu'nun testleri olurdu. Ben öyle gazeteyi açınca önce falıma bakayım, programımı öyle yapayım, sonra testimi çözeyim, ilişkilerimi de ona göre düzenleyeyim modeli bir okur değilimdir. Ama Gedikoğlu'nun testleri benzersizdi. Klişelerden uzaktı. Zihin açardı. Psikolojiden/sosyolojiden anlayan birinin hazırladığı apaçıktı. İnsan her bir maddesinde hayatın sırlarından birini daha keşfetmiş gibi heyecanlanırdı. Sabah kalkınca yüzünü yıkamadan bu testleri çözenleri bilirim. İşi pazar kahvaltısı eşliğinde ritüele çevirenleri bilirim.
Sonra Cafe Pazar bitti. Gedikoğlu testlerini başka yerlerde sürdürdü. Ama olmadı. Öyledir bazen, büyüsü kaçar. Aynı yazar bir gazetede tutar, diğerinde sadece yazar.
Ama dergilerin/gazetelerin/eklerin böyle özellikle aşk/seks mevzularındaki testimsileri sürüyor. Mesela dün öğrendim ki seksteki rengimi bulursam, kendimi daha iyi tanıyacağım.
Renkbilimci Metin Yahya Üster'e göre herkesin bir seks rengi varmış. Her harf bir rengi ifade ediyormuş. Adınız ve soyadınızdaki bütün harflerin tekabül ettiği renkleri buluyor, sayıyor, en çok çıkan rengi kendi renginiz ilan ediyormuşsunuz.
Fakat nerdeeeee Gedikoğlu'nun testleri, nerde bu 'Ya şundadır ya bunda helvacının kızında' sistemleri. İnsanın soyadı değişiyor, göbek adı tabir edilen ekstralar var. Şimdi ben hayatım boyunca kurtulmaya çalıştığım Fatma'yı burada devreye sokacak mıyım, sokmayacak mıyım? A noktam ne olacak? Yoksa rengimi bulamayacak mıyım? Eyvah, kendimi tanıyamayacak mıyım?
* * *
En güzel lapsus

  • Memleketimizin lapsus kraliçesi Çiller'in son pırlantasını duymuşsunuzdur, ama buraya da almadan edemeyeceğim: 'Birlikten güçlük doğar!' İnsan bu kadar mı güzel sürçer!