Marka doğanlar

Hülya Avşar hakkında yazmamaya karalıydım. </br>İki sebepten

Hülya Avşar hakkında yazmamaya karalıydım.
İki sebepten:
1. Bıktım.
2. İnsanların zor dönemleri olur. O zaman
daha da üstüne gitmeyi insani bulmuyorum.
Ama şöyle bir şey oldu: Biliyorsunuz güzel yurdumuzda bir marka konferansı tertip edildi. Böyle okuldan terk, 'ay inanmıyorum ne kadar da serseri' bir sushi patronu İngiliz geldi, "200 yıl sonrasını hayal edip bu hayali geriye dönüp birleştirin", "Önümüzdeki 10 yılı görebilecek elemanlarla çalışın", "Hayallerinizin peşinden gidin", "Şirketinizi Formula 1'de yarışır gibi yönetin" gibi insana "Haaaa, tamam o zaman" dedirten şeyler söyleyip şapkamızı uçurdu!
Sonra da yine malumunuz olduğu üzere, Hülya Avşar çıkıp marka olmanın inceliklerini anlattı: "Bu olguyu spor sağlıyor. Spor yapan kişiler yarışma olgusuna alışıyor. Hayatları daha düzenli ve planlı oluyor. Ben de babamın teşvikiyle 6 yaşından beri spor yapan bir insanım. Bu yönümü profesyonel iş hayatımla birleştirince marka oldum."
Yani şöyle bir Nike/Adidas sloganı olabilir: Spor yap, marka ol!
Ya da rehberlik hocaları 7 yaşındaki veletlerin kafasını ütüleyebilir: Düzenli ve planlı olun, defterinizin kenarlarını kıvırmayın, marka olun!
Neyse. Avşar'ın Emre Kongar'a cevap verme çabası, "Özel hayatım hakkında konuşmasına izin vermiyorum" şeklindeydi.
İzinle olsa...
Tınaz Titiz'e ise, 'Hiç de değil bi kerem' tonunda yaklaştı. Tarkan'ın nesi eksikti? O da markaydı.
Biraz vakit ayırırsa, çalışırsa, daha da marka olacaktı. Hayat adeta bir otobüs süsüydü: Nazar etme ne olur, çalış senin de olur!
Tabii en güzelini en sona sakladık:
"Ben güzellik yarışmasıyla bir saatte marka oldum" dedi Avşar, "Bundan sonra her şeyin başında ben vardım. 10 yılda altını doldurdum."
Ben mi karıştırıyorum? Güzellik yarışmasıyla bir saatte sadece 'ünlü' olmadı mı Avşar? 'Ünlü' kelimesi tedavülden kalktı mı? 'Meşhur' vardı bir de, o da mı kalktı? Tek kelimeli sisteme mi geçtik? Hepsinin yerine 'marka' mı deniyor?
Bir gazetede de 'Ben doğuştan markayım' başlığı var; bilmiyorum artık Avşar'ın kendi repliği mi, yazıişlerinin yakıştırması mı... 'Katil Doğanlar'a karşı 'Marka Doğanlar' pek yakında sinemalarda...
Ajda Pekkan'ın böyle unutulmaz şıklıkta cümleleri vardır; 'Siz beni onore ederken aynı zamanda komple biçimde prezante ve sirküle de ettiniz, bunun üzerine ben de sizi domine, demonstre ve ferforje ediyorum bir mukabele' biçiminde insana bravo dedirten. Avşar henüz bu mertebeye ulaşamadıysa da, aferini hak etmiş olsa gerek.
Bir inci ki, sakillikte birinci
Hülya Avşar "Küçükken Cihan Ünal'a âşıktım" demiş. "Onun filmlerini seyrederken dersleri bir kenara bırakırdım. Çok yakışıklıydı."
Valla çocukken ben de severdim. O ses, o hava, o poz...
Fakat büyüdükçe, tuhaf bir şekilde tam da yine bu özellikleri sebebiyle ayrı dünyaların insanları olduğumuzu düşünmeye başladım.
Daha da büyüdükçe, nasıl söylesem, ayrı güneş sistemleri filan uzaklığı oldu. Tarifsiz bir upuzaklık.
Son dönemdeki tiyatro tartışmasında inciler döktüren Ünal, konuk olduğu Hülya Avşar Show'da da öyle pırlantalar savurmuş ki, insan dudağını
ısırmadan oturamıyor.
Saat farkı yüzünden programı izleme fırsatımız olmadı henüz. Ama gazetelerin dediğine göre, Cihan Ünal aşk mevzuunda pek dertliymiş:
"Meslek hayatım ne kadar iyi gidiyorsa (Ne kadar sahi? Ne kadar?!) özel hayatım o kadar kötü gidiyor" demiş. Evlilik seçimlerinde meğer hep yanlış yapmışmış. Türkan Şoray'la evlenmesi de bir hataymış.
Olabilir tabii.
18 yaşımda ve de ilk işimde bir kokteyle gitmişken, oradaki pek havalı+solaryum yanıklı+şakakları kırlaşmış falan filan bir olgun reklamcı yine aynı özelliklere sahip bir başka olgun reklamcıya 'small talk' kabilinden "Keh keh keh, hangimiz ilk işinde, ilk eşinde kaldı ki güzelim" yapmıştı. Ben bunu dünyanın o ana kadar söylenmiş en akıl almaz vecizesi sanmıştım. Demek istiyorum ki ilk eşte ya da sıra numarası önemli değil, herhangi bir eşte ömür boyu sebat edilmeyebilir. Ama iyi kötü bir eşleşme durumu olmuşsa, o zaman onunla ilgili orada burada, televizyon kanalında, hataydı, yanlıştı, kötüydü, filandı, feşmekândı şeklinde inciler serpiştirilmez.
Ağız gerekirse torba da olmalıdır. Büzülebilmelidir. Büzülmelidir.
Loft: Yıldızlı pekiyi
Hem havası hem de mutfağı bu kadar iyi olan kaç yer var bilmiyorum. Ama çok değil, onu biliyorum.
Yazlığına Açıkhava'daki konserler sırasında gitmiştim. Yazmıştım da. Hatta Sezen Aksu'nun 'Türkiye Şarkıları'na altlık yaptığım bir Fas usulü salata vardı ki; dünya mozaik zirvesi olmuştu.
Fakat arkadaşlar, kışlığında başka bir albeni var. Mönü aynı fakat iyice ustalaşmış durumdalar. Bana mı öyle denk geldi bilmiyorum ama ne yeseniz çok iyi. Etleri metleri geçiyorum; garnitür olarak gelen makarnanın içinde
bile ölümcül günahlar var: Diş diş ama erimiş sarmısaklar.
Buranın carpaccio'su, İstanbul'da yiyebileceklerinizin en iyisi. Çikolatalı suflesi de bir başka tahrik edici unsur. Ki kendileriyle Borsa'dan beri sıcak bir tanışıklığımız vardır.
Zaten Loft, Borsa'nın kardeşi. Patron aynı; yakışıklı bir oğul takviyesiyle!
Yemekler hem leziz, hem süslü. Üstüne, Borsa'larda pek alışık olmadığımız cazibeli dekorasyon; New York havalı, Nazlı Gönensay imzalı. Şık ama kas kas değil.
Loft bence şu anda şehirdeki en iyi akşam yemeği restoranı. On, yüz, bin puan veriyorum.