Masa örtüsünden seccade olur mu?

New York'taki iftardan en göz önünden gitmeyecek fotoğraf, Hillary Clinton'ın, Recep Tayyip Erdoğan'ın konuşmasını ayakta dinleyip sonunda da alkışlarkenki, değişik çağrışımlı karesi.

New York'taki iftardan en göz önünden gitmeyecek fotoğraf, Hillary Clinton'ın, Recep Tayyip Erdoğan'ın konuşmasını ayakta dinleyip sonunda da alkışlarkenki, değişik çağrışımlı karesi. Kazara Türk olsaydı Clinton, kazara bir işkadını ya da gazeteci olsaydı, Başbakan'ı yakışıklı bulduğunu söyleyenlerin kafadan yalakalıkla etiketlendiğine bakarsak, kesin ömür boyu topa tutulurdu.
Fotoğraflardan gidersek, Emine Erdoğan'ı yemeğin verildiği salona gelişinde karşılayan, Türk Kültür Merkezi yöneticilerinden Ebru Yeter'in eteği de, göz önünden gitmeyecek değil, bazı semtlerdeki bazı mağazaları ya da orta sınıf alışveriş merkezlerinde turlayan kitleyi bilenler zaten bilir, fazlasıyla harcıâlem, fazlasıyla göz önünde olan, artık üfleten, esneten modellerden.
Hürriyet'in ekonomi sayfasındaki bir haber, 'Kendi modalarını yaratan Müslümanların 96 milyar dolarlık bir endüstri oluşturduklarını' söylüyordu. Belki de mesele Müslümanların 'kendi modalarını yaratma'larında.
Bininci tekrar: Sorun çoğu zaman başörtüsünde değil, renk seçimlerinden kumaş kombinelerine, işleme ayarından aksesuvar çeşidine, ortaya çıkan bütünde oluyor. Çok başka bir estetik o. Bize genellikle rüküş, tapon, fazla süslü gelen. Tamamen başka bir beğeninin ürünü.
Şekilden gidecek olursak, Waldorf Astoria Oteli'ndeki iftara dair benim asıl hiç unutamayacağım ayrıntı, masa örtülerinden seccade yapıldığı, otelin bir tarafının bu yolla mescide çevrildiği yolundaki haber.
Ne derece doğru, bilmiyorum. Ama Hürriyet'in birinci sayfasında aynen şöyle yazıyordu dün: "Başbakan Erdoğan ve eşi Emine Erdoğan'ın da katıldığı Türk Kültür Merkezi'nin iftar yemeğinde otelin kokteyl salonları, beyaz masa örtüleri yerlere serilerek kadın ve erkekler için ayrı geçici mescide dönüştürüldü."
Nasıl yani? Masa örtüleri yerlere mi seriliyor? Sonra üzerlerinde namaz kılındıktan sonra, hiçbir şey olmamış gibi toplanıp yıkanıp tekrar masaların üzerine mi yayılıyor?
Bu durumda seccadeleri de Amerikan servis olarak kullanabiliriz belki.
İyi ki yemek için yolum Waldorf Astoria'ya düşmüyor...
Hülya Avşar amma değişmiş!
Avşar, aylardır her fırsatta, her vesileyle değiştiğine vurgu yapıyor. Sözde sadeleşti, o eski kavga gürültüden uzaklaştı, piyasadan da magazincilerden de koptu, yeni aşkta kendini buldu, temizlendi, arındı, başkalaştı, beyanatlar hep bu çerçevede.
Evvelki günden bir haber: Hülya Avşar'ın, bilmiyorum bunu önemseyen insan sayısı bu ülkede kaç, ama albümü hazırmış. Ve işte, işte, yeni albümden rakiplerini kızdıracak bir şarkının sözleri de aynen şöyleymiş:
"Sahteler aslını yaşatır/Benden bir tane daha yok yok/Taklitlerimden sakının/Kopyam çok, taklidim çok/Aslında düşündüm de/Kıskananlar da haklı/Üzgünüm elimde değil/Hem güzelim hem de akıllı"
İnsanın kendi kendisinin eskidiğini, bayatladığını görmesi mümkün değil mi?
Marc Levy'nin soyağacı
'Sizi Tekrar Görmek' isimli romanının (Can Yayınları) tanıtımı için Türkiye'ye gelen Marc Levy, meğer İzmir'in ünlü asansörünü yaptıran Nesim Levi'nin torunuymuş. Şefkatli gözleri olan hoş bir adam, hikâyesini dünkü Milliyet'ten okudum: "Asansörün hikâyesi ailemde hep anlatılırdı ama hiçbir zaman gerçek mi efsane mi bilemezdik. Birkaç kere İzmir'e gitme şansım oldu ama hep erteledim. Çünkü çok sevdiğim bu hikâyenin gerçek olmamasından korkuyordum. Ya İzmir'e geldiğimde insanlar bana 'Ne asansörü?' 'Nesim de kim?' derlerse? Ama geçen yıl kitap tanıtımı için geldiğimde bir gazeteciyle konuşurken o bana Türkiye ile ilişkimi sordu. Ben de 'Ailemde böyle bir hikâye anlatılır durur, bilmem doğru mu?' diye anlatmaya başladım. Asansör der demez bana baktı ve 'Siz Nesim Levi'nin torunu musunuz?' dedi. Hemen babamı arayıp büyük büyükbabamın adını sordum. Bu şekilde bu hikâyenin gerçek olduğunu anladık."
Bir yandan tatlı bir hikâye, bir yandan da nasıl yani, hem de böyle böyle şartlarda, böyle bir ihtimal dahilinde, büyük büyükbabanın adını, bunca yıl sonra telefonla babaya sorarak mı öğreniyoruz?
Tevekkülün, meraksızlığın, takipsizliğin de bu kadarı...
Halbuki Marc Levy'yi yazar yapan, hayatının bir dönemindeki zaruri takip ihtiyacı olmuş.
Miraç Zeynep Özkartal'ın yazısından öğreniyoruz ki 46 yaşında yedi romanı
38 dile çevrilen bir yazar olan Levy, insana 'Hâlâ her şey için vakit olabilir' dedirtircesine, yazmaya 39 yaşında başlamış, üstelik de pek anlamadan:
"İlk romanımı yazarken bile bir roman yazdığımın farkında değildim. Oğlum beş yaşındayken ona hikâyeler anlatmaya başladım. Ama çocuklar çok çok zor, çünkü her şeyi hatırlıyorlar. 'O tavşan orada değildi, bunu daha önce de anlattın' deyip duruyordu. Ben de her gece o uyuduktan sonra anlattıklarımı yazmaya başladım. Tek amacım ertesi gecenin hikâyesini yaratmaktı. Dokuz yaşına geldiğinde bana televizyonun bu hikâyelerden çok daha eğlenceli olduğunu söyledi. Ama ben yazmayı bırakamadım."
Pideye 'Bıçak Sırtı' Çokokrem
Chokella olsun, Çokokrem olsun, benzerleri olsun, çikolatalı fındıklı kremalara bayılır, ama bunları asla eve sokmam. Başka şeylerde kontrolümü kaybetsem de bir noktada bulabiliyorum, bunlardaysa teslimiyet kayıtsız şartsız.
O yüzden de kimse ne markette elimin gittiğini görmüştür, ne de bizim mutfakta boy gösterdiklerini. En az 20 yıllık bir prensip diyelim.
Geçen hafta şöyle bir şey oldu. Pazar akşamüstü büyük bir marketteyiz, artık kasa kuyruğuna girdik, ama aklımda tek bir şey var: Pideye Çokokrem sürmeliyim, yoksa öleceğim. Reyonlar arasında koşarak, rutin alışverişimde hep olurmuş gibi, bir kavanoz kaptığım gibi döndüm.
Pazar gecesi, pide yatağında Çokokrem eşliğinde saadet içinde geçti. Pazartesi sabahı, bir ayin gibi dakikalarca kavanozun kalanını temizledim.
Sonra iş, güç ve akşam. Pazartesi geceleri televizyonda izlediğim tek yerli dizi olan 'Bıçak Sırtı' var. Kanepeye yerleştim, Nejat İşler Batuhan'ı ilk defa okula götürdü, 15 dakika sonra reklam: Pide arası yenilenmiş lezzetiyle Çokokrem! Mehmet Günsür yurda döndü, ailede bir gerginlik, 15 dakika sonra reklam: Pide arası yenilenmiş lezzetiyle Çokokrem! Vildan Atasever'le aralarında ilk yakınlaşma, 15 dakika sonra reklam, evet biliyorsunuz ürünü. Melisa Sözen ailenin baskısına isyan etti, 15 dakika sonra, evet, yine o. Beş ya da altı kere reklam arası verildi, hepsinde de en birinci ürün aynıydı.
Haftalardır televizyonla bağlantım, Dizimax'taki 'House', 'Grey's Anatomy', 'CSI', 'Numbers' ve 'OZ' tekrarlarından ibaret, aralarında da hep kendi fragmanları yer alıyor. Bunun dışında tek istisnam 'Bıçak Sırtı'. O zaman beni yoldan çıkaran, bu dizinin bir önceki haftasının reklam araları mı?
Çok fena oldum, çok.
Beynim, bilinçaltım, bıçak sırtıyla ikiye ayrılmış, içine ne sürüldüğü belli...