Nadir Bindebir

İnsan çok yakınındakilerin yaşlandığını anlamıyor. Geçenlerde Selamiçeşme'de bir apartmanın beşinci katında şöyle konuşma balonları uçuştu...

İnsan çok yakınındakilerin yaşlandığını anlamıyor. Geçenlerde Selamiçeşme'de bir apartmanın beşinci katında şöyle konuşma balonları uçuştu:
Kadın: İstersen bir kedi, köpek, 18'lik çıtır filan alalım da onu eğit, beni eğiteceğine.
Adam: Ama niye öyle diyorsun, ben seni eğitmek istiyorum.
Kadın: 35 yaşında artık kime ne yapacağımı senden öğrenecek değilim.
Adam: (Peki ne zaman çıtır alışverişine çıkıyoruz, demesi beklenirken en şefkatli haliyle) Hiç anlamıyorum ki ne zaman 35 oldun, ben seni hep 25 zannediyorum.
(Kavganın sonu ve derhal kutlama yemeğine çıkma...)
İnsan çok yakınlarının yaşlandığını hakikaten fark etmiyor. Mesela annemi hâlâ 45, babamı da 55 zannediyorum. Belli ki arada 'birkaç' yılı kaçırmışım.
Sürekli ahlanıp vahlandıkları hastalıkları yoksa, bir de içi kurumadan, kafası bozulmadan, dinozorlaşmadan, güzel yaşlanan tiplerdense etrafınızdakiler, o zaman on yılları bile kaçırdığınız oluyor.
Orhan Boran'da da öyle olmuşum. 1928 doğumluymuş. Ama ciddi sağlık problemlerine karşılık hâlâ ne kadar zarif, ne kadar tatlı. Sıkıcı olmaktan nasıl da uzak.
Pazar gecesi Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı'nda 'Orhan Boran 55. Yıl Onur Gecesi' vardı.
O şahane akıcılıktaki Türkçesi, ağdasız mizahı ve incelikli duruşuyla büyük bir ustanın hayatıyla birlikte bizim memleket de nerden nereye gelmiş, böyle bir program hazırlanmıştı.
Galatasaray'dan arkadaşı Can Kıraç nasıl kız tavladıklarını, 'huysuz ihtiyar' Oğuz Aral, Boran'ın icap ettiğinde ağzını nasıl da güzel bozduğunu anlattı. İzzet Öz, Prof. Dr. Reşit İnceoğlu, Yılmaz Erdoğan, Beyaz, Cem Yılmaz ve Şakir Eczacıbaşı eğlenceli hikâyeler anlattılar.
Timur Selçuk, Erol Büyükburç, Alpay, Moğollar derken 'Altın Mikrofon'daymış gibi nostaljilendik. Sarı bukleleriyle Küçük Prens havalı İskender Paydaş eşliğindeki Kayahan ve Grup Gündoğarken, genç kanadı temsil ediyordu! Nilüfer çok hoştu.
Sezen Aksu, orkestrasıyla gelmişti. Yine damardandı. O zarif İstanbul beyefendisine layık iki leziz İstanbul şarkısı söyledi.
Başlarda İlham Gencer bize İstiklal Marşı söylettiğinde, 'Atatürk devrimlerinin o aydınlık günleri' biçiminde 'Yaşasın Cumhuriyet' havası estirildiğinde biraz afalladık, birbirleriyle 'insan kendini en fazla ne kadar ciddiye alabilir' iddiasına tutuşmuş olduklarını tahmin ettiğimiz Arsen-Can Gürzap çiftinin zaten 'Böyle söylüyor Ömer Hayyam, bilge Konfüçyüs der ki...' şeklinde hazırlanmış metni bir de ekstra kasarak okumasına çok bayılmadık ama bu konuda yapılabilecek en şahane espriyi de Cem Yılmaz yaptı. Çıktı ve patlattı: 'Ortega der ki!..'
En son sahne alan Orhan Boran ayakta alkışlandı. Hastalığına ve heyecanına rağmen, ilik gibi Türkçesi onu terk etmemişti. Zarafeti de. Sıcaklığı da.
Uzun süre başlık bulamadım. 'Gerçek Bir İstanbul Beyefendisi' koyacaktım, Aşk-ı Memnu'dan filan yürütüyormuşum gibi geldi.
Aylar önce isot tadında mail'ler atan takma isimli bir okur vardı; Nadir Bindebir. Adını ödünç aldım. Hakikaten nadir, binde bir bulunan eski, zarif İstanbul erkeklerinden Orhan Boran. Görgülü, bilgili ve fakat kasmayan. Ezmeyen. Bu çok önemli. Gerçekten binde bir rastladığınız kalitede bir dil. Ama bakın ben ne de düzgün Türkçe konuşuyorum diye bağırmayan. Sıkmayan. Ders vermeyen. Had bildirmeyen.
'Ben bu gazla bir 55 yıl daha giderim' dedi en sonunda. 55 olmasa da umarım daha çok gider.
Öpüşme ihtiyacı
Altın Portakal'ın bu sene satsuma ölçüsünü aşamaması (ki güzelim satsumaya da haksızlık etmek istemem, kimde var ondaki alkol süsleme sanatı), küçük polemiklerle etrafı dalgalandırma ihtiyacını da beraberinde getirmiş olsa gerek.
Dün bir gazetede 'Öpüşmedi diye ödül vermedik' başlığı vardı. Festivalin jüri başkanı Şerafettin Gül, Hülya Avşar'ın 'Yeşil Işık'ta Kenan Işık'a olan aşkını yeterince iyi ifade edemediğini gösteriyor ödül alamama sebebi olarak.
Gazetede Nefise Karatay'lı bir öpüşme polemiği daha vardı. Kerem Alışık'la bir dizi çeken Karatay, rol icabı büyük aşk yaşadığını ama asla öpüşmeyeceğini söylüyor, 'Aşk illa öpüşerek gösterilmez, başka yolları da var' diyor.
Cem Yılmaz da Teoman'ı tebrik etmişti geçenlerde hatırlarsanız, 'Mumya Firarda' filmindeki öpüşme sahnesi için. Onu gördükten sonra artık bir 6 ay öpüşmemeye karar verdiğini ifade ederek.
Böyle bir öpüşme gündemi var ama yazmaya başladığımda daha enteresan gelmişti. Şimdi dehşet içinde bir yere bağlayamadığımı fark ediyorum. Bu durumda, Gürzap çiftinin okuduğu metinden esinlenerek ben de sizi Adam Phillips'e yönlendireyim. 'Öpüşme, Gıdıklanma ve Sıkılma Üzerine'de Adam Phillips der ki!...
"17 yaşındaki bir oğlan, haftalardır kız arkadaşında kendisini 'çileden çıkartan' şeyi -yani kız arkadaşının verdiği früstrasyonu- anlamaya çalışıyordu; bir gün seansa daha önce onda görmediğim bir kibirle çıkageldi. Zafer dolu bir edayla kızda onu rahatsız eden şeyi fark ettiğini söyledi: 'Doğru düzgün öpüşmüyor.' Bir şeyler daha söylemek için zihnini yoklamış, tek bir laf edemeyince de şaşırmıştı. Ona yardımcı olmaya çalıştım: 'İnsanlar öpüşürken konuşmazlar. Eğer kızın öpüşmesi kelimeler olsaydı, sana neler söylüyor olurdu?' Sanki soruma aldırmamış gibi, 'İnsan öpüşmeyi sevmediği birini gerçekten sevemez' diye cevapladı."
Bu ne sevgi ah!
18 yaşındaki İstanbullu bilgisayarcı Gülten'in, aşkı uğruna Siverek'e 40 kilometre uzaklıktaki Karacadağ Köyü'ne, evli ve beş çocuklu Cemil'in tek göz evine kuma gitmesine ne diyorsunuz?