Ne çok film var, ne çok!

İlk intiba: Bir ömür yetmez! </br>O kadar çok film var gene bu seneki Film Festivali'nde.

İlk intiba: Bir ömür yetmez!
O kadar çok film var gene bu seneki Film Festivali'nde.
'Bir Ömür Yetmez' aynı zamanda bu senenin açılış filminin adı. 26 yıllık ömründe, ilk defa bir Türk yönetmenin filmiyle açılıyor festival; Ferzan Özpetek'in son marifetiyle.
Gençliğini 80'lerde ve 90'larda geçiren bir nesli anlatıyor, iç içe
girmiş aşk, seks ve arkadaşlığı.
Ben Serra Yılmaz'a bayılırım. Perdede göreyim, sokakta, ekranda, gazetede, iyi gelir nedense, neşelenirim. Bu filmin bir sürprizi de o.
En zevkli kış sonu ritüellerinden biri: Bir elinde film festivali kitapçığı, bir elinde (tercihen turuncu fosforlu) kalem, kanepeye yayılıp, ne varmış bu seneki programda diye bakınmak. Gene iyi geldi. Gene ne kadar zengin. Gene çoğuna yetişmek nasıl da mümkün olmayacak. Gene en arzulananlar iş bitirme akşamlarına/hafta sonu izdihamına mı denk düşmüş? Gene Sinepop'u, Rexx'i insan en baştan elemek istiyor... Bir de fazla sorgulamalılardan, üste abananlardan, ağır ilerleyenlerden, yoracağı (zorlama değil, o başka) baştan bellilerden, çok mu ayıp, ama elimde değil, kaçasım geliyor...
İlk etapta fosforladıklarımdan 'Ben Bir Robotum Ama Sorun Değil' mesela, 'zorlayıcı' olduğu söylenen 'Mayınlı Bölge'den. 'Adamımız' Park Chan-wook'un son işi. Güney Kore'nin en mühim sinemacılarından olan ve en şahanesi ortanca 'İhtiyar Delikanlı' olmak üzere 'Haklı İntikam'la başlayıp 'İntikam Meleği'yle tamamladığı 'intikam üçlemesi'yle bilinen, 'şiirsel adalet' ustası diye tanımlanan bu ürpertici yaratıcılıktaki yönetmen, kendi de gelecek buraya, Boğaziçi Üniversitesi'ndeki 'Ustalık Sınıfı' söyleşisine.
'Ben Bir Robotum Ama Sorun Değil', Park Chan-wook'un bu bildiğimiz temadan çıkıp çektiği bir nevi romantik komedi, ama pek Meg Ryan tarzı olduğu sanılmasın. Alışılmadık bir aşk hikâyesi diye, eşi görülmemiş bir anlatı diye özetleniyor, bakalım. Filmin kadın kahramanı, doktorlardan nefret eden yarı insan yarı robot bir 'siborg'. Erkek kahramanın ise insanların yeteneklerini çalabilme özelliği var. Bu ikisi, akıl hastanesinde tedavi gördükleri sırada tanışarak birbirlerine âşık oluyorlar.
'Uluslararası Yarışma' bölümünden 'Edie'yi izlemek isterdim: Sienna Miller'ın canlandırdığı, 60'ların 'o kız'ı, Andy Warhol'la tanışıp kendini pop art'ın göbeğinde bulan Edie Sedgwick'in hayatını. Sonra Güney Kore'nin en yüksek hasılatlı filmi olan, ülke tarihinden gerçek kişilerin ele alındığı bir dönem dramı olan 'Kral ve Soytarı'yı.
Festivalin en iddialı parçalarından biri değil ama 'Türk Sineması'nın belgeseller bölümünden 'Burhan Uygur, Sanatçının Tutkusu'nu görmek isterdim, tek gösterim, o da işin bol olduğu perşembe öğlenine denk geliyor, hayırlısı bakalım.
Daha fırfırlı yapımlardan, 'geniş kitlelere seslenen seçkin filmlerin ilk gösterimleri' demişler bu 'Akbank Galaları'na kitapçık lisanıyla; 'Marie Antoinette', eksik kalmak istemediğim filmlerden. Yönetmen Sofia Coppola, oyuncular Kirsten Dunst, Asia Argento, ama en çok bu seneki Oscar'ı da alan o deli kostümler için.
Yine bu bölümden, en iştahlandırıcılardan biri 'Hollywoodland'. 'The Sopranos' ile 'Sex and the City'nin yönetmeni Allen Coulter'ın ilk uzun metrajlı filmi, 'ün ve kimlik üzerine benzersiz bir araştırma' diye, televizyon dizisi Süperman'le tanınan ünlü oyuncu George Reeves'in peşinde bir yeni-kara film örneği diye sunuluyor. Adrien Brody, Ben Affleck, Diane Lane, intihar, skandal, cinayet...
Madem televizyon dizilerinden gittik, yazar Augusten Burroughs'un anılarından, 'Nip/Tuck'ın yazar ve yönetmeni tarafından devşirilen 'Elde Makas Koşmak'ın da olağanüstü komik ve dokunaklı olduğu söylenmekte. 70'lerde büyümeye çalışan Augusten'in babası alkolik, annesi şizofren bir 'canavar anne', psikiyatristiyse profesyonellikten uzak başka bir ucube. Çocukcağızın hayatta ve aklı başında kalma hikâyesine Annette Benning, Brian Cox, Gwyneth Paltrow refakat ediyor.
Açılış filmiyle açtık, kapanış filmiyle kapatalım:
Steven Soderbergh'in yönettiği 'İyi Alman' bir cinayet ve bir aşk öyküsünü aynı anda işleyen, üstüne tam sevdiğimiz gibi 1940'lardan kalma arşiv görüntülerini kullanan bir tarihsel gerilim. Başrollerde tipi ayrı, hali tavrı, zihniyeti, duruşu ayrı çekici George Clooney ile Cate Blanchett var. E onun da yeteneği bir yana, Oscar gecesindeki 10 numara elbisesi yeter.
Fazıl Say ve Fenerbahçe
Doğrudan Fenerbahçeli değilim, Fazıl Say'ın da hayatta en gönülden bağlı olduğum müzisyenlerden sayılamayacağı kesin. Ama Say'ın, FB'nin 100. yılı için bestelediği 'Fenerbahçe Senfonisi'ni kıskandığımı söylemekte sakınca yok. Hafta içinde Lütfi Kırdar'daki prömiyerde dinleme fırsatı bulduk; dev bir orkestra ve koro eşliğinde (190 kişilik Bilkent Senfoni Orkestrası ve T.C. Kültür Bakanlığı Devlet Çoksesli Korosu) sunulan görkemli bir eser. Bir klasik müzik yapıtı üzerine ahkâm kesecek kişi de ben değilim şüphesiz ama şu kadarını söyleyeyim: 'Fenerbahçe Senfonisi'nin özellikle başı ve sonu, daha ilk dinlemede insanın zihnine kazınıyor ve bis'te eşlik etme hevesi uyandırıyor. Bu da ister klasik olsun, ister popüler, her müzik parçasında en arzu edilen durum olsa gerek.