'Normal' kadın kartını kaybeder

Duyuyoruz, görüyoruz. Etrafta şöyle şeyler oluyor...

Duyuyoruz, görüyoruz. Etrafta şöyle şeyler oluyor:
Anahtarı evde bıraktığı için o hafta ikinci kere çilingirle açtırdığı kapısından içeri giren 'çok yoğun ve aklı nasıl da başka yerde' kadın, aaaa musluğu açık unuttuğu için banyo ve yatak odasının sular altında kaldığını, aynı zamanda mutfaktan da dumanlar çıktığını görür. Sabah kahvaltı etmeden ısınsın diye bir dakikalığına teflon tavaya koyduğu iki dilim ekmek iki mercimek boy kömüre, teflon da yontma taş devrinden kalma enteresan bir figüre dönüşmüştür. 'Yaaaa ama niye her şey beni buluyor' diye içli bir konuşma yapmak için kurban aramaya karar veren kahramanımız, cep telefonunu bulamaz. Telefonunu nerede bırakmıştır; bir türlü hatırlayamaz. Çantasını kanepenin üstüne boşalttığında dehşet içinde görür ki cüzdanı da çantada değildir. Allahım, cüzdanını kaptırmıştır! Ama bu kadarı da fazladır. Arabanın anahtarlarını çamaşır makinesinin içinde bulur; aşağı iner. Arabasını zaten kilitlememiş olduğunu fark eder. Hayat böyle devam eder...
Ben bu tip kadın modelleriyle biraz dalga geçerim. Yani bizim de sık sık hayatla baş edemediğimiz oluyor ama böyle gün aşırı telefonunu kaybeden, her hafta çantayı kaptıran, giriştiği her yemeği yakan sakar ve şuursuz tipler biraz asabımı bozuyor.
Bunların erkek olanlarını (çok yakın ilişkide değilsem) hadi gene biraz daha sempatik buluyorum (içindeki çocuk olayı). Ama kafası kopmuş tavuklar nedense daha bir sinirime dokunuyor.
Benim topu topu birkaç anım vardır böyle. Bir kere ikiz kulelere uçak girdiğinde eve gelmiş, ertesi gün Habibanım aç kalmasın diye 4 adet tavuk butunu haşlansın diye tencereye kapamıştım.
Sonra televizyonda kanaldan kanala sürüklenme durumu oldu haliyle. Evde de yalnızım; direğimiz gazetede acil durum sabahlamasında. İçim geçmiş tabii.
Sabaha karşı kapı çaldı. Kalktım baktım, evde göz gözü görmüyor. Lakin televizyonda zaten göz gözü görmez patlama kareleri olduğu için mütemadiyen, böyle tuhaf bir gerçeklik yitimi olmuş. Ben böyle bak orda da duman, burda da duman diye kapıyı açınca üst kattaki E. dedi ki 'Apartmanı niye ateşe verdin?'
Yaklaşık 8 saatlik bir 'tavuk butlarının ateşle imtihanı' durumu yaşanmış mutfakta. Dördü de yumurtadan yeni çıkmış serçe butu ölçüsüne inip kömüre dönüşerek teslim olmuşlar sonunda.
Bir de beni tanıyan herkesin bildiği çanta kaptırma hadisem vardır Taksim'de; acayip içime oturmuştu. Babaannemin 1000 yıllık küpeleri ve de E.A.'nın evlenirken aldığı yüzük de gitti içinde; böyle kasaba gelinleri gibi çıkarıp çantaya atmışım.
Başka da bir vukuatım yoktur. Öyle kredi kartını mağazada unutanlara, para çekme kartını ATM'de bırakanlara dudak büker geçerim. Geçerdim.
Yok işte kartım. Yok. Para çekme kartım yok. Gitmiş.
Acilen iptal ettirdik tabii. Fakat yılbaşı dolayısıyla yenisinin gelmesi 1 hafta-10 günü bulurmuş. Tam da belli olmazmış. Peki eve mi, işe mi gelsinmiş?
İptal ettirene kadar başına bir hal gelmiş midir diye mi dertleneyim, evden işe/işte eve kart kuryesini mi kovalayayım, tam da yılbaşı üstü nakit sıkıntımı 'keh keh' diye izleyen, 'iyi kız' olursam bana harçlık vereceğini söyleyen burun kazazedesine mi kızayım? Bu şahsiyetin, sanki her gün başka bir kartımı ortalara saçıyormuşum gibi, o dalga geçtiklerimden hiç de farkım yokmuş gibi, bunu mümkün olan her fırsatta kafama kakmasına mı delireyim?
Dünyanın en antipatik işleri bunlar. Bu ara çantasını/cüzdanını/ anahtarını/ kimliğini/kredi kartını/vesairesini yitiren herkese bir tutam sevgi/şefkat yolluyorum. İmkân olsa bir de Vakko'nun nefis yılbaşı
'taş'larından yollardım. Bir kese dolusu minik taşın bir yüzüne Türkçe, bir yüzüne İngilizce olarak hayatın tadını tuzunu serpiştirmişler: Umut, barış, kuvvet, güven, kahkaha, aşk, fırsat, sabır, kayıp, mucize, cesaret, şans, inanç, bağışlama, vaat, gözyaşı, sevinç, minnet...
Yılbaşı hediyesinin makbul olanı
Bir kere kokmasın. Yani kokuşmasın. Dökülmesin. Erimesin. Bozulmasın. Yapışmasın. Etrafı ıslatmasın. Kana bulamasın. Üzmesin. Yormasın. Bela okutmasın.
Bazı özel günlerde biz medya köleleri, sizden biraz daha şanslı oluyoruz. Öncelikle çikolata, şeker ve lokuma doyuyoruz.
Yılbaşı arifesinde, yine hediye kabulüne başladık. Bazı 'ağır' abilerimiz ofisboy'u günde 5 kere arabaya yolluyor, dev fiyonklu paketlerin bir tanesini bile birlikte çalıştığı arkadaşlarına yar etmeden, hayret verici bir doymazlıkla 'hepsi bana' yapıyorlar bittabii.
Bize uymaz. Bize zaten, öyle son model cep telefonuymuş filan gelmez. Çikolatadır, ajandadır, fırfırdır, fiyonktur en fazla.
Fakat geçenlerde B.'ye koca bir hindi geldi. Hindi tabii muhaberatta biraz dinlenince koyvermiş kendini. Masaya koyduk, etrafı sulu kana boyadı. Böyle bir haddini bilmezlik!
Bana gelen hediyeler içinden en sevdiklerimi açıklıyorum şimdi. Ki bu konudaki zevkim anlaşılsın! Parfümümü, kremimi zaten değiştirmem; boşuna
zahmet edilmesin.

  • Atlas'ın ajandası. Nasıl güzel olmuş anlatamam. Her sayfasında Atlas'ın o bildiğimiz dudak uçuklatan fotoğraflarından var; dünya kadar da karalanacak boş sayfa. Bayılırım öyle ajandaya.
  • Sıtkı Kösemen'in 'Beyoğlu, ben' kitabını bilir misiniz?
    The Marmara'cılar şimdi de onun Bodrum versiyonunu hazırlamışlar. Çok başarılı. Değineceğim bilahare.
  • Delta Film'den nefis bir 'senaryo kitabı' geldi; 'Selvi Boylum Al Yazmalım'.
    Ki hayatta herhalde 1000 kere seyrettiğim, her seferinde burnumu silmelere doymadığım, en sevdiğim yerli filmdir.
  • Yapı Kredi Yayınları'ndan John Freely'nin hazırladığı 'Türkiye Uygarlıklar Rehberi'ni yollamışlar. Beşli bir set:
    İstanbul, Marmara Etrafında/Karadeniz Kıyısı, Ege Kıyıları, Akdeniz Kıyıları ve Anadolu. Valla çok teşekkür ederim. Artık bir sene boyunca kırpar kırpar size yıldız yaparım.