Nostalji imkânı

Dün upuzun bir lise çağı yâd etmece eşliğinde</br>anlattığımız Babylon'daki 80'ler partisi...

Dün upuzun bir lise çağı yâd etmece eşliğinde
anlattığımız Babylon'daki 80'ler partisi, Barış Manço'nun 'Nick the Chopper'ını çalmadan bitemezdi.
Bitmedi de.
Hayattaki en biricik ikonumuz değildi Barış Manço. Sanatçılar arasındaki en vazgeçilmezimiz olduğunu da iddia edemem.
Ayna karşısında ilk makyaj denemelerini uyguladığımız ve topukların üstüne binip süper dans figürleri sergilediğimiz yaşlarda doğal olarak 'Arkanı dön ve çık, istenmiyorsun artık' modeli söz ve tınılar, 'Arkadaşım eş, arkadaşım şek, arkadaşım eşşeeeeek'ten daha vaatkâr geliyordu kulağımıza.
Dudak figürlerini ise 'Şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler'le çalışıyorduk. Artık
10 yaşında hangi yılların kaybolmuş olduğunu düşünüyorsak...
'Aynalı kemer ince bele, o can kurban tatlı dile, seher vakti bir güzele tutuldum' tipi alternatiflerimiz de olabilirdi. Ama Sezen Aksu kahramanken, Nazan Şoray hep bir 'kız kardeş'ten ibaret kalacaktı.
Lisenin bitmesine yakın, MFÖ vardı aslanlar gibi. Mazhar bu kadar stil olma yolunda ilerlememiş, Özkan henüz coşmamıştı ama 'Bu gece yağmur var İstanbul'da' ya da 'Bodrum Bodrum', kalbimize, ruhumuza, belli ki bazı uzuvlarımıza hitap ediyordu.
'Kol Düğmeleri' mi? Tamam, inkar edemem, ama aynı zamanda sanki bir tarz uyuşmazlığı mı vardı? Yüzükler biraz fazla, saç biraz uzun, konuşma biraz hızlı... Barış Manço hiç öyle uğruna canımızı vereceğimiz biriciğimiz
olmadı.
Küt diye gidene kadar, vaziyeti
idrak edemedik.
Bu memleketten kalkmış en ihtişamlı cenazeler listesi yapsak ilk üçe girebilecek ölçüdeki törenin öncesinde ve sonrasında... Tüm radyolar ve televizyonlar onu kendi parçalarıyla uğurlarken...
İşte o anda fark ettik. Ben, biz, hepimiz, Barış Manço'nun hayatında çok da mühim bir yeri olmadığını zannedenler... Her şarkısının
her satırını eksiksiz biliyorduk. Çaktırmadan iliğimize işlemişti.
Şimdiiiii... Yakında, Babylon'daki 'Nick the Chopper'dan çok daha fazlasını bir arada bulma imkânı söz konusu olacak. Sony'den
çıkan 'Yüreğimdeki Barış Şarkıları' albümü ve de konseri sayesinde.
Öyle ha deyince kol kola göremeyeceğiniz şöhretler korosu eşliğinde...
Ali Kırca'dan Hülya Avşar'a, Sezen Aksu'dan Teoman'a bir dolu ünlü isim, muhtemelen sizin de her satırını hâlâ sular seller gibi hatırlayacağınız Barış Manço şarkılarını seslendirmişler.
3 Şubat'taki konserde de Mydonose Showland'de
boy gösterecekler.
Süper nostalji fırsatı yani.
Nasıl bilirsiniz?
Vizyondaki en mühim kadın; iki fimle birden tüm sinemaları istila etmiş durumda.
'Vanilla Sky'da son aşkı Tom Cruise ile,
'Yüzbaşı Corelli'nin Mandolini'nde ise sıkı arızalardan Nicholas Cage ile oynuyor. Penelope Cruz, bu vesileyle bütün gazete ve dergileri de süslüyor.
Başka meziyetleri de var! Dünkü Milliyet Pazar'da art arda görünce takdir ettim.
'Kara Dul' nasıl tüm kocalarını düzenli olarak 'hap'lıyorsa, Penelope hanım da birlikte çalıştığı tüm erkekleri sevgililerinden ayırıp 'ham' yapmasıyla biliniyor.
'All the Pretty Horses'da Matt Damon'la fingirdeyip çocuğu Winona Ryder'dan ayırdı. 'Blow'da birlikte oynadığı Johnny Depp'in de Vanessa Paradis ile arasını açtı.
'Yüzbaşı Corelli'nin Mandolini' vesilesiyle Nicholas Cage'in sevgilisi Patricia Arquette
ile ayrılmasına sebep oldu.
Biliyorsunuz finali de Tom Cruise ile yaptı.
'Vanilla Sky' ile bir sarı kadifeden, kumral kadifeye transfer olan Cruise'un, görüp pek beğendiği Penelope'yi tavlamak için bu film projesini hayata geçirdiği de iddialar arasında.
Cruz açısındansa galiba tarihin tekerrürüne tanık oluyoruz.
Suyun sırrı
Evvelki gün, yazarların, o edebi satırları nerede, nasıl, hangi şartlar altında yumurtladıklarına dair bir mail'den bahsetmiştim. Hatırlarsanız, Balzac pedikür moduna girer, ayaklarını suya sokar, öyle başlarmış çiziktirmeye...
Sonra baktım ki, bu su işinde bir iş var. En dâhiyane fikirlerin evdeki o küçük ve genellikle fayanslarla çevrili alandayken kapıyı çalması boşuna değil. Herhalde böyle sularla çevriliyken insanın zihni, gözü,
gönlü, bütün antenleri açılıyor.
Suyla haşır neşir olarak esin perileri bekleyen başkaları da varmış çünkü. Mesela Schiller, bazen banyoda su içinde yazarmış. Edmond Rostand da, Cyrano de Bergerac'ı banyoda yazıp bitirmiş. Çalışırken, eş, dost, akrabanın gelip lafa tutmasını engellemek için, en garantili yer olan banyoya kapanırmış.
Bu arada Richard Wagner de Parcifal Operası üstünde çalışırken banyodan hiç çıkmamış. Suyun devamlı sıcak tutulması ve içine egzotik kokular katılması için de direktif vermiş.
Eh, bu şartlarda ben bile yazarım!
Ruh sağlığını bozan gün
Sevgililer Günü'ne ilişkin kırmızı kalpli basın bülteni ve diaları karşılamaya başladık. Aşkınızın romantik ifadesi olarak seyahat, bütçe gösterisi olarak mücevher, kalp-mide bağlantısına parmak basmak için yemek organizasyonları ve kalp şeklinde çikolata, pasta, pizza. Ki artık bu sene kalp biçimi zeytinyağlı dolma, tavuk pane, bu model kesilmiş bonfile, fileto çıkarılmış ve form verilmiş kalp balık gibi atraksiyonlar da bekliyoruz.
Halkımız son derece yaratıcı biçimde her ürüne bir kalp kondurarak 'Sevgililer Günü' versiyonunu üretmiş. Mesela resimde Yataş'tan
özel 'LOVE' nevresim görüyorsunuz! Giyim kuşam mağazalarının bültenleri de, aşkın renginin kırmızı olduğu ve sevgilimize MUTLAKA al bir şeyler almamız gerektiğine ilişkin notlarla geliyor. Daha bu başlangıç tabii. Esas önümüzdeki hafta itibarıyla, mağazalardan ağzımıza kalp balonlar falan girmeye başlayacak.
Kolay gelsin.