Nurgül Yeşilçay'ın bezelyeleri

2001'in Mart'ı. O zamanlar çalıştığım haftalık dergide Ali Kırca'nın Nurgül Yeşilçay'la yaptığı bir röportaj var.

2001'in Mart'ı. O zamanlar çalıştığım haftalık dergide Ali Kırca'nın Nurgül Yeşilçay'la yaptığı bir röportaj var. Şimdi efendim, bizim dergi şehrin en nadide ayakkabıcıları ve en leziz kafelerinin ortasında olduğu için çalışmak yoruyordu. (Yakında cümbür cemaat Balmumcu'ya taşınıyorlar.) Bizden ümidini kesen dergi yönetimi de satışları biraz zıplatmak için bir proje geliştirmişti. Dergide şöhretlerin şöhretlerle yaptığı röportajlar yer alıyordu. E, Allah için de ilgi çekiyordu.
Hasan Cemal, Mustafa Denizli ile, Mehmet Ali Birand, Asena ile, Ahmet Hakan Coşkun, Deniz Akkaya'yla konuşmuştu mesela. Normal şartlarda çok da yan yana düşünemeyeceğiniz isimler.
Ali Kırca ise ısrarla Nurgül Yeşilçay'la röportaj yapmak istemişti. Yeşilçay o zamanlar henüz sadece 'İkinci Bahar'ın Gülsüm'üydü. Güzeldi, yetenekliydi ama bu kadar popüler değildi.
Fakat Ali Kırca ısrarlıydı. "5 yıl sonranın kadın yıldızı" diyordu Yeşilçay için. Dergi Yeşilçay'ın koltukta Kırca'nın üstüne hafif abanmış, o buğulu gözleriyle (ah gözleri mi dedim, insan alışkanlıklarından vazgeçemiyor işte) kameraya gülümsediği bir kapakla çıktı. Ve 'İkinci Sultan' diyen kapak spotuyla.
Kırca, Nurgül Yeşilçay'ın Türk sinemasının yıllardır boşluğunu dolduramadığı 'kadın yıldız' tahtına aday olduğunu söylüyordu:
"Bir dönemin efsane dört büyükleri; Türkan Şoray, Fatma Girik, Hülya Koçyiğit ve Filiz Akın'dan yıllar sonra Hülya Avşar beyazperdeyi taçlandırmıştı. Ancak Hülya Avşar'ın da sinemayı boşlamasıyla 'Kraliçe Tahtı' boşalmıştı. Mankenlerden yıldız yaratma çabaları nafileydi. Tiyatro eğitimi alan, çekirdekten yetişen, hem de sinemada dünyada dahi az bulunur bir 'yüz'e sahip olan Yeşilçay, bana göre tahtın yegâne vârisiydi. Ben sinema eleştirmeni filan değilim. Sıradan bir seyirciyim. Beş yıl sonra Nurgül'e dair uç kehanetim tutmazsa bir şey olmaz. Bu röportajı kimse hatırlamaz.
Ama, öngörüm gerçekleşirse, beş yıl sonra beni kimse susturamaz."
Nurgül Yeşilçay, Kırca'nın dediği yolda gidiyor. Şimdi diyeceksiniz ki Ali Kırca babanın oğlu mu? Niye durduk yerde eline böyle bir koz veriyorsun? Valla hiç tanışmıyoruz ama aramızda komik bir ilişki var. Ben her mutfağa girdiğimde -ki tahmin edersiniz nasıl bir sıklıkta olduğunu, dakika başı diyelim kısaca onu anıyorum. (Yine konuyu dağıtma zirvesine doğru ilerliyoruz. Biz şu anda oturduğumuz eve taşınmadan önce, ev ev haline gelebilsin diye epey tadilat gördü. Mutfak da bir ara tek bir tavandan oluşuyordu. O arada
İstanbul'da ne kadar mutfakçı varsa, tanıştık. En son bir tanesinde karar kıldık. Anlaşmalar yapıldı, tarihler verildi. Ve mutfakçı bize gururla en şahane modeli seçtiğimizi söyledi. Zaten Ali Kırca da bunu seçmişti!)
Şimdi parantezin başına dönüyoruz. Nurgül Yeşilçay, Gülsüm'den sonra vakit kaybetmeden Bahar oldu biliyorsunuz. Asmalı Konak'ın Bahar'ı. Ve popülaritesi hızla arttı. Özcan Deniz kadar hızla olmasa da, arttı.
Arada 'Şellale' geldi, pek de hadise yaratmayan. Yakında da Teoman'la birlikte oynadığı 'Mumya Firarda' gelecek. Ki ilk filme göre herhalde daha büyük patırtı koparacak.
Manken oyuncular gibi değil hakikaten
Yeşilçay. Konser-vatuvar mezunu, sanata ilgisi var, resim yapıyor, yazı yazıyor. Şizofrengi dergisinde yayımlanmış metinleri
var mesela.
Roman yazmayı çok istiyor.
Ama her eli kalem tutan aktris olamıyor tabii; o kadar da alakası yok. O iş için, hem yetenek hem de sağlam bir yüz gerekiyor.
İyi bakması gerekiyor.
Yeşilçay güzel bir kadın. Çok havalı olmayan eski usul bir güzelliği var. Anlamlı bir yüzü. Çarpıcı bakışları. Güzel, buğulu gözleri. Gözleri hakikaten güzel. Ceylan gibi, kedi gibi, deniz gibi. Bilmiyorum ki, ne gibi desem...
Dün gece televizyonda magazin programlarını seyrediyoruz. 'Asmalı Konak' ekibi, tatile girmelerini Ece'de kutlamışlar. Öyle dedi muhabir arkadaş. Özcan Deniz ve Nurgül Yeşilçay'ın yanına gitti sonra, bir şeyler sordu. Sonra da bize anlattı. Bu arada iki kere bir sebzenin adını zikretti magazinci arkadaş. Tam iki kere "Bezelye gözlü sanatçı" dedi!
Boncuk gibi, zümrüt gibi, şeytan gibi, eşek gözü gibi göz biliriz, ama bezelye gibi göz. Şık yani.
Yalnız olsam, uydurdum diyeceğim. Ama neyse ki yanımda Milli Takım'ın Taksim kutlamaları sırasında sevgi yumağı, sevgi seli klişelerinden sıkılan muhabirin 'Sevgi tarlası' dediğini duyan adam vardı. Ödeştik!
Selim İleri'nin bezelyeleri
Doğan Kitap'tan çıkan 'Oburcuğun Edebiyat Kitabı' hakikaten lezzetli. Okuduğu ilk 'alafranga' çorbanın 'Ateşböcekleri' isimli çocuk romanında olduğunu söylüyor
İleri. Ateşböceği erkek çocuk Burotçek'in annesi mutfakta 'yeşil çorba' yapıyor.
Selim İleri 'yeşil çorba'nın ne olduğunu hep çok merak etmiş, sonunda yeşil mercimek çorbası olduğuna kanaat getirmiş. Fakat dostu Armağan İlkin, bunun bezelye çorbası olma ihtimalinin daha yüksek olduğunu söylemiş. Bu noktada üç bezelye çorbası tarifi veriyor İleri. Sizin için birini seçiyorum:
"Tane bezelyeleri içme suyunda iyice haşlayın. Suyunu süzdükten sonra blendırdan geçirin. Bu arada et suyunu ısıtmış olacaksınız, bezelyeli konsomeniz için. Et suyu kaynamaya başlayınca, az ölçek erişte atın. Erişte pişmeye yüz tutmuşken bezelye püresini boşaltın; tuz, karabiber ekleyin. Erişteler pişer pişmez ocaktan alın. Bir-iki çorba kaşığı soya sosu koyacaksınız. Bezelyeli konsomeye en son, yaprak yaprak taze fesleğen atılacak. Fesleğen yaprakları çorbanın kendi sıcağında ölgünleşecek. Tabii mis gibi de kokacak."