Rakel Dink ne müthiş kadınmış

Ne metanetli, ne olgun kadınmış. Ne kadar aklıselim, hissiselim sahibiymiş. Ne kadar merhametliymiş, dirayetliymiş.

Ne metanetli, ne olgun kadınmış. Ne kadar aklıselim, hissiselim sahibiymiş. Ne kadar merhametliymiş, dirayetliymiş.
Pek çoğumuzun hayatına, cenazedeki o unutulmaz konuşmasıyla girdi. Ben o konuşmaya defalarca ağladım. Kendimi tutamayıp tutamayıp ağladım. Çok garip, hastalıklı da bir haldi, tam metni tekrar tekrar okumaktan kendimi alamıyordum.
Yazı günüm değildi, üst üste ilan geldi, o zaman diyemedim: 'Sevgilim'; aynı 'aşkım' gibi, sonrasına takılan fırça nidalarıyla, emir kipleriyle, ailenin her ferdine, iş arkadaşlarına, hatta 'güzelim'in, 'canım'ın yolundan servis elemanlarına karşı bile olur olmaz kullanımıyla bayatlayan, manasızlaşan, sönen, gücünü yitiren bir hitap.
Sevgililer Günü kutlamaları, kalp şeklinde çikolata ve kırmızı kadife yastıklarla, içinizdeki olası his kırıntılarını da süpürüyor.
Bu zamanda 'sevgilim' kelimesinin bunca bollukla kullanıldığı bir mektubun bunca derinlerimize akması, hemen hepimizi un ufak, lime lime etmesi...
Rakel Dink'in artık ezberlediğimiz satırlarıyla:
"Yaptıklarını, konuştuklarını kim unutabilir sevgilim? Hangi karanlık unutturabilir sevgilim? Korku unutturabilir mi sevgilim? Yaşam mı? Zulüm mü? Dünyanın zevküsefası mı sevgilim? Yoksa ölüm mü unutturacak sevgilim? Ben de sana yazdım aşk mektubunu sevgilim. Bana da ağır oldu bedeli sevgilim."
Bir kere daha fark ettik ki, kullandığın kelime kadar onun sırtına yüklediğin anlamda, incelikte, ağırlıkta mesele. Tonlamada, vurguda. Bir bütün olarak senden geçende...
Mektubun tamamı çok acayipti, ama bazı bölümler, Rakel Dink'in ne kadar aklı başında, farkında, sağduyu sahibi olduğunu belgeler gibiydi de: "Yaşı kaç olursa olsun, 17 veya 27, katil kim olursa olsun, bir zamanlar bebek olduklarını biliyorum. Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılamaz kardeşlerim" ile iki cümleyle köşe yazısı yazıyordu, manşet atıyordu, bütün diyeceğini diyordu Rakel Dink, haftalardır söylenen her şeyi özetliyordu.
Evvelki akşam Mehmet Altan'la Ayşe Önal'ın programında da bir bakıma ders verdi:
"Ben onca sene okulda 'Türk'üm, doğruyum' diye okudum, Türk mü oldum? Kişi ne doğuyorsa odur. Kimse seçmiyor ki milliyetini. Bunları düşünemeyen insanları anlamıyorum."
Olup biten bu çok fena şeylerden bir fayda çıkarmaya çalışırsak: Esaslı bir kadınla tanıştık.
Denizde yürüme efsanesi
'İstanbul Boğazı donmuş, Sarayburnu'ndan Üsküdar'a yürüyerek geçenler olmuş!'
Dünyayı bitiremediysek ve bundan 80 sene sonra 'kış' diye bir şey hâlâ hüküm sürüyor olursa, o zaman da bizim normal bildiğimiz, kar bastırdığı için köprüden ancak dört saatte karşıya geçilen kışlar, tarihin akıl almaz cilveleri olarak mı anlatılacak?
'1929 Kışı/Bir Şehir Efsanesi' (Hazırlayan: Cengiz Kahraman, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları), o kışı olanca ayrıntısıyla ve çok hoş anlatıyor; sürprizli, eğlenceli eski fotoğraflar eşliğinde.
İyice eskiye gidersek, başka ağır kışlar da yaşanmış, mesela 739'da da bütün Boğaziçi buzlarla kaplanmış. Halk Tanrı'nın gazabı olduğuna karar vermiş tabii: "İmparator III. Leon saray kapısının üzerindeki İsa tasvirini kaldırmak istemiş ve ikonoklast imparatorun bu bağışlanamaz suçu yüzünden de Tanrı bütün şehri cezalandırmaya karar vermişti!"
Ama 1929'unki başka âlem. Günlük 5 Ocak'ta "Avrupa'yı karakış bastı" diye başlıyor, "İstanbul neye uğradığını şaşırdı" diye devam ediyor. 17 Ocak'ta aç kurtlar bir köpeğe saldırıyor, 21 Ocak'ta İstanbul'un köylerine kurt ve domuz sürüleri iniyor, 25 Ocak'ta İzmir'de ihtiyar bir simitçi, simit satarken aniden donarak yere yuvarlanıyor...
2 Şubat'ta şehirde (İstanbul) hayat duruyor, 9 Şubat'ta Haliç kısmen donuyor, 10 Şubat'ta kasaplar etleri ancak demir testereyle kesebiliyor...
14 Şubat'ta su boruları patlıyor, 15 Şubat'ta nihayet güneş yüzünü göstermeye başlayınca Galatasaraylı atletler kar koşusu yapıyor, 16 Şubat'ta hava tekrar soğumaya başlıyor...
23 Şubat'ta büyük buz kütleleri İstanbul'a geri mi dönüyor?..
25 Şubat'ta firar eden Neveser vapuru Heybeli'nin kuytu bir koyunda yakalanıp tekrar Kınalıada iskelesine bağlanıyor.
1 Mart'ta İstanbul buzların hücumuna uğruyor, 4 Mart'ta Boğaz'da toplanan buz kütleleri İstanbul limanına giriyor, nihayet 12 Mart'ta Şeker Bayramı'nın ilk günüyle beraber İstanbul'un geçirdiği en uzun ve soğuk kışın bitmesi kutlanıyor.
Refakatçi fotoğraflara bakmak cidden çok zevkli: Denizin ortasında tipler görüyorsunuz, buz adacığının üstünde poz vermiş... Boğaz'da yürüyüşe çıkmış insanlar, Bebek'te, Emirgan'da, ama yürüyüş suyun üstünde... Klasiklerden kartopu oynayanlar, kayıp yuvarlananlar, kar küreyenler... Yalnız hepsinde bir şey dikkat çekiyor:
Kostümler mayıs-haziran!
Adamlar (beyler aslında tam da fotoğraftan geçen) tiril, ince bastonlu, kimi paltolu, ama çoğu ceketli. Kadınlar naylon çoraplı, ayakkabılı. Soğuktan korunmak için en fazla bir eşarp takılmış! İnsan burnunu güneşe vermiş çizmesinden utanıyor.
Düşünen, duran filmler
Ne kadar 'başka' filmler var !f İstanbul'da bu sene gene; genç, taze, politik, düşünen, duran (duruşu olan manasında, tavırlı).
Bazıları benim için fazla mesela!
Kitapçığı uzun uzadıya karıştırıp boyadım. Turuncu fosforu en fazla çekmiş birkaç taneyi alalım buraya:

  • 'Death of a President/Bir Başkanın Ölümü': Takvimi bir sene ileri sarın, 2008'e. 19 Ekim 2007'de öldürülen ABD Başkanı George W. Bush'un suikastını konu alan hayali belgesele hazır mısınız?
  • 'Taxidermia': Fantastik biçimde bedenlerine sarmış, aynı aileden üç erkeğin hikâyesi: Dedenin aşk fantezileri, babanın hızlı yemek yeme yarışçılığı, oğulun kendi bedenini post gibi doldurarak ölümsüzleşme arzusu... Aynı anda hem 'mide bulandırıcı' hem de 'büyüleyici' bir estetik vaat etmesi, kaşındırmaya yetmez mi?
  • 'Half Nelson/Tepetaklak Nelson': Öğrencilerine ayrımcılıktan, özgür düşünceden bahseden zihin açıcı, pırıltılı bir öğretmen, dışarıda uyuşturucu bağımlısı bir kaybeden olabilir mi? Beyaz öğretmenle dert ortağı siyah öğrencisinin gri tonlardaki ziyadesiyle ödüllü filmi, hayatın karmaşıklığının sağlaması gibi görünüyor.
  • 'Wristcutters/A Love Story': Masalsı bir kara mizah galiba. İntihar edenlerin buluştuğu, sadece Nirvana gibi yine intihar bağlantısı bulunanların müziklerinin çalındığı o özel tarafta, ilginç bir yolculuk: Aşkından intihar eden oğlan, kıza kavuşacak mı? Sundance ödüllü, çok konuşulan bir ilk film.
  • '20 Centimeters/20 Santimetre': Narkolepsiden mustarip bir transseksüelin fazlalığı atma hayalleri (Narkolepsi edepsiz bir dert değil bu arada; aniden derin uykuya dalmaya yol açan bir uyku bozukluğu). Haftada kaç kere Bülent Ersoy izliyoruz, bir filmlik krediyi de hayallerinde gerçeküstü bir şarkıcı olan Marieta'ya vermişiz, çok mu?