Rob'u defterden silmeli mi?

Dünya Sağlık Örgütü'nün yaptığı araştırmaya göre yılda ortalama 2 milyon insan hareketsizlikten ölüyormuş.

Dünya Sağlık Örgütü'nün yaptığı araştırmaya göre yılda ortalama 2 milyon insan hareketsizlikten ölüyormuş. Biliyorsunuz günlerdir kanepenin sabit aksesuvarı olarak minimum hareketle yaşıyor, düzenli nefes alıp veriyor, bir de ağzıma attığım şeyleri çiğniyorum. Bari dedim, sokağa çıkıp ne vakittir hayallerimi süsleyen sinema programlarından birini gerçekleştireyim.
Gitmek için en sabırsızlandığım film
'Showtime' değildi ama kısmet işte.
Bir ön gösterim düzenlemiş arkadaşlar. Sonuçta Robert de Niro; ne kadar pişman olabilirsin ki diye düşündük.
Ne büyük hata. Yanan on bin ve devrilen üç
milyon araba görüntüsüyle 'Showtime', 8
yaşındaki oğlan çocukları için enteresan olabilir ama beni utandırdı doğrusu. Utandım çünkü aylar önce vizyona giren 'The Score/ Komplo' için atıp tutmuş, Marlon Brando, Robert de Niro ve Edward Norton gibi üç devi bir araya getirmesine rağmen büyük hayal kırıklığı olduğunu yazmıştım. Ah, o meğer Robert de Niro'nun son dönem filmleri arasında bir başyapıtmış. Siz asıl bunu görün. Yanına bir de Eddie Murphy'yi koyun. Ve ağlayın.
Yönetmenin adını Tom Dev sanıyordum, o yüzden yönetmen 'dev' ama film cüce diye ilkokul düzeyinde havalı bir laf edecektim. Fakat şu anda adamın soyadının Yozgat'ın Y'si ile bittiğini görüp ona da sinirlendim.
Herkesin zevkine saygımız olmalı tabii, ben de biliyorum. Ayrıca çimenlere de basmamalıyız. Ama günlerdir en ummadığınız kanalların en sakil saatlerinde çok daha iyi televizyon filmlerine denk geldim şahsen. Yani siz bilirsiniz.
Yazıyı okuma ihtimalini göz önüne alarak Robert de Niro'ya da bir mesaj yollamak istiyorum. Tez vakitte adam gibi bir filmle karşımıza çıkmazsa, kendisini hıçkırıklar eşliğinde defterden silmek zorunda kalacağız.
Samime Sanay muamması
Bu devlet sanatçılığı hikâyesinin tamamı bir tuhaf tabii ama bir isim var ki, hiçbir kin/nefret/çekememezlik ilişkim olmamasına rağmen iyice anlaşılmaz geliyor. Mehmet Güleryüz'ün itirazıyla devlet sanatçılığı unvanını kaybedenler arasında yer alan Samime
Sanay'ın bu unvanı niye kazanmış olabileceğini birinin bana izah etmesini delice arzuluyorum. Sanay'ın devlet sanatçısı sayılabileceği bir ülkede annemin neden devlet ev kadını, köşedeki pastanenin neden devlet pastanesi ilan edilmediğini kestiremiyorum.
Hafta sonu programı
Bu akşam 21. Uluslararası İstanbul Film Festivali'nin açılış galası var. 20.30'da Beyoğlu Emek'te. Ama şanssız bir gece. Ya da fazla bereketli mi demeli? Çünkü yine bu gece Maslak Venue'de de pek çok insanın
içini hoplatan Noir Desir konseri var.
Ben ikincisini seçeceğim. Hem bildiğim yegâne parçaları 'Le vent nous portera'
çok hoşuma gidiyor, hem de memleketteki
en yakışıklı müzik yazarı Mehmet Tez'in
solist Bertrand Cantat'la yaptığı röportajdan
öğrendiğime göre ortak noktalarımız mevcut.
Eyvah, şimdi Kanat Atkaya da var yakışıklı müzik yazarı olarak. Sonra Tolga Akyıldız. Ki bir nevi patronum olur.
Ama Mehmet Tez'in kalbimdeki yeri ayrı tabii.
Neyse, Bertrand'la ortak noktamıza dönersek turşuya bayılıyormuş, İstanbul'a gelir gelmez turşu yemek istiyormuş. İmkân olsa da ben onu Kadıköy Çarşısı'ndaki turşucuya götürsem, limonda bekletilen salatalıklarla sirkede bekletilenler arasındaki o ince farkı tartışsak.
Daha işe yarar bilgi istiyorsanız beni aşar. Ama Noir Desir'in Fransız müzik tarihinin en büyük gruplarından biri olduğunu söyleyeyim. 20 yıl önce kurulduğunu ve müziklerinin Fransız anarşist şair, besteci ve şarkıcı Leo Ferre ile Jim Morrison sentezi gibi olduğunu. Ki bunu da Milliyet'in bana küstüğünü tahmin ettiğim şahane gözlü ve zenci dudaklı müzik yazarı Mefaret Aktaş'tan yürüttüm. Bu vesileyle kendilerine bir barış çubuğu uzatıyorum.