Ruhsatlı silahı kimler taşır?

Ankara'da bir barda istek yapmışlar, şarkıcı Gülşen de söylememiş talep ettikleri parçaları, bunun üstüne hırs yapmışlar tabii (hayatta en iyi yaptıkları şey), bar kapısında beklemişler, sonra en özlüsünden 'Biz...

Ankara'da bir barda istek yapmışlar, şarkıcı Gülşen de söylememiş talep ettikleri parçaları, bunun üstüne hırs yapmışlar tabii (hayatta en iyi yaptıkları şey), bar kapısında beklemişler, sonra en özlüsünden 'Biz Ankaralıyız, herkes bilsin' sözü eşliğinde havaya sıkmışlar kurşunları.
Yıllarca en büyük futbol kulüplerinden biriyle aynı adı taşıyan semtte oturan birine yakışmayacak soru aslında: 'Normal' bir insan, neden yanında silah taşır?
Ruhsatlı bir silaha sahip olmayı hadi anladık diyelim; koleksiyondur, hatırası vardır, böyle naif sebeplerle hadi gerekçelendirdik de, ama onu sürekli yanında taşımak niye?
Düşmanıyla, kanlısıyla her an her yerde burun buruna gelme ihtimaline karşı temkinli, tedarikli mi olmak zorunda sahiden de bu insanlar?
Burnum akarsa diye çantaya attığınız bir paket kâğıt mendil, elim kirlenirse diye yanınızda bulundurduğunuz bir de kolonyalı mendil gibi, bunlar da silahı mı atıyor cebe, ilkyardım kitinin demirbaşı diye: En derin ezikliklerin ağrısını alan bir çeşit merhem... Kurbanlık koyunları 10 günde şişmanlatan hap misali zayıflıkları örten, özgüveni semirten bir ilaç... Eksiği gideren, yarımı bütünleyen, protez vb ortopedik cihaz... Gibi görünüyor ki bazılarına, pek çok sahibin silahlı/silahsız vücut dilinin; omuz eğimi olsun, göğüs gerginliği ya da adımlarkenki kalça/bacak atımı olsun, fark ettiği söylenir.
Havaalanında bekleşiliyor. İç hatlar. Şivesi kırık iki tatlı yaşlı kadın hasbıhal ediyor. Yanlarında da kendi halinde, temiz bir oğlan. Ayakkabıları cadı burun değil, tipi potansiyel kabadayı değil, asabi hiç değil. Biri annesi, diğeri bir akraba gibi görünen iki kadının üzerine titriyor, hep bir ihtiyaçları var mı diye soruyor, otursunlar işte şurada bir köşede demiyor, nazik, düşünceli, en 'hayırlı evlat' tonunda ilgilenip duruyor. Aralarda da mırıldanıyor, danışıyor, bilgilendiriyor: Teslim ettiği silahı şimdi mi alacak, sonra mı? Oradan mı, şuradan mı?
O kadar 'normal' bir çocuk ki... Silahla ne işi olabilir? O silahı neden yanında taşıyor? Kemerin bile sıkıntı yarattığı havaalanında hem de, bu çileyi neden çekiyor?
Et görmeye dayanamayanlar
Kurban Bayramı şimdiye kadar hiç tek başına gelmedi. Beraberinde daima bu kadar doğrudan et yeme/yiyememe, damardan kasap görüntülerine gelme/gelememe, kan görme/görememe, bunu çocuklara gösterme/gösterememe vs tartışmalarını da getirdi.
Bu sene neler olacak, gerçekten merak ediyorum. Şu sebepten: Ete en fazla iyi pişmiş ızgara köfte formunda tahammül edebilen, dahası vejetaryen olduğu iddialarıyla milleti kekleyen, kasabın 100 metre yakınından geçemeyen, kelle görünce eli ayağına dolanan, orta pişmiş bonfileli bizlere Hannibal Lecter muamelesi yapan birtakım trend kurbanları, bir süredir hardcore et manzaralarıyla içli dışlılar. Dükkân, Günaydın, Et Gurme, Et'n More gibi mekânlar dolup taşıyor. Yenecek parçayı vitrinden seçmek, 'az pişmiş'le bir sınıf mücadelesine girmek, çiğ eti masada pişirmek pek rağbet görüyor. 'Kırmızı'yı oldum olası sevenlere ne itirazımız olabilir, ama bunca yıllık 'orta' tercihimize 'ayyy, inanmıyorum' yapanların, kana pembe bir et lokması banıp onu ağızlarında büyütürken aynı zamanda da gülümsemeye çalışmaları gülünç geliyor.