Şahnaz Çakıralp'in yazıları

Sefil haldeyim. Eylül tatili çok fena oluyor; dönüşü tam bir köyden indim şehire. Ne bienal görmüşlüğüm var, ne Santralistanbul siftahım, Design Week filan zaten arada kaynadı gitti.

Sefil haldeyim. Eylül tatili çok fena oluyor; dönüşü tam bir köyden indim şehire. Ne bienal görmüşlüğüm var, ne Santralistanbul siftahım, Design Week filan zaten arada kaynadı gitti. Üstüne bir de mevsim şaşması; dişlerimin takırtısı birazdan klavyeninkini bastıracak.
Bu zamanda tatil yazısı da uymaz; bir yandan ramazan, öbür yandan okullar, İstanbul yükünü aldı, Bodrum'daki dondurmacıdan kime ne? (Yalıkavak'taki marinanın (Port Bodrum) içinde açılan Bitez Dondurması: Vişnelinin her kaşığına çift vişne düşüyor. Konyaklı bitter çikolatalının içindeki üzümler 24 saat konyağın içinde bekletiliyor; tombul, ayyaş ve üstün nefasetteler...)
Gündem, günden güne öyle bir uzaklaşmış ki, ucu, sapı, tutamacı görünmüyor. Ne yapmalı? Yoksa o en aşağıladığımız yola girip eski bir yazıyı mı koymalı? Neden olmasın; daha doğrusu eski yazıdan bir alıntıyı tekrar kesip yapıştırmalı.
Nisan 2004'te 1 yaşını doldurmuş olan Haftalık dergisi, özel bir sayı yapmıştı. Derginin kurucusu, rahmetli eski patronumuz Ercan Arıklı'nın kulaklarını çınlatan ve derginin yaş gününü kutlayan yazılardan bir tanesi, Şahnaz Çakıralp imzalı olanı, tekrar okunmayı, hep hatırlanmayı ve bu dönemde ısıtılmayı hak ediyor bence: "Haftalık çıkmadan önce Ercan Arıklı da devamlı benden yazmamı istemişti. Ama ben böyle bir şeyi göze alamadığım için bu önerisini reddetmiştim.
'Yazamam, ben yazar değilim ki' demiştim. O beni cesaretlendirircesine:
"Herkes gibi yazarsın. Günlük yaşamını yazarsın. Gittiğin, gördüğün yerleri yazarsın. Anneni-babanı, arkadaşlarını, kuaförünü, yediğin kebapları, ev hallerini, sevgililerini, aşkı meşki yazarsın. Herkes gibi yazarsın' demişti. Demişti de beni ikna edememişti. Ama şimdi öyle mi ya! Bu kez bundan kaçamam.
Çünkü, birincisi, Ercan Arıklı'nın bir isteğini böylece yerine getirmiş olacağım, ikincisi de 'Haftalık' ismini ona ben önermiştim. Yani derginin bir nevi isim anasıyım.
Peki yazayım da ne yazayım ben şimdi? Gündemdeki bir konuyu ele alıp ciddi bir yazı mı yazsam? Onu haftada bir Cumhuriyet'te deniyorum. Üstelik o bir yazıyı yazmak için kaç gün üzerinde çalışıyorum bir bilseniz. Böyle olacağını bilsem tövbe, girmezdim böyle bir işe. Şimdi, magazin türü 'light' bir yazı mı yazsam? Onu da pek becerebileceğimi sanmıyorum ya! Televole mekânlara gitmiyorum. Televolelik kişilerle de bir tanışıklığım yok. 'Türkstar, Popstar...' onlar?
Onları da izleyecek zaman bulamıyorum. Sonra dedikodu yazmak gibi bir yeteneğim olduğunu sanıyorsanız, fena halde yanılıyorsunuz demektir. Üstelik, Serdar Bilgili'nin filanca mankenle falanca mekânda göründüğü de, mankenin yine eski sevgilisine döndüğü de yazıldı çizildi. Bana yazacak ne kaldı ki?
Evden çıkıp Taksim'e nasıl gittiğimi mi, Boğaz'ı mı, taksi şoförüyle geyik muhabbetini mi anlatsam diyorum.
Yoksa 'Ben Viyana'dayken...' diye başlayıp, orada kaldığım otel odasını mı tasvirlesem? Otele girer girmez beni hemen tanıyan resepsiyondaki yakışıklıyı mı uzun uzun anlatsam? Yoksa asansöre binerken asansör görevlisinin 'Nasılsınız Şahnaz hanım' demesini ve benim de 'Bu adam beni nereden tanıyor ki' diye hayretimi mi, 'Adama bahşiş vereyim mi vermeyeyim mi' diye içine düştüğüm ikilemi mi yazsam?"
Böyle işte. Şahnaz Çakıralp'i, hele bugün, çok iyi anlıyorum, çok!..