Salkım hanım ve ayıcıklar

Hafta sonu, Yeşim Salkım'ın başrollerden birini üstlendiği şık bir gece gezmesi skandalıyla sarsıldık.

Hafta sonu, Yeşim Salkım'ın başrollerden birini üstlendiği şık bir gece gezmesi skandalıyla sarsıldık. Biliyorsunuz aylar önce her şeyi elinin tersiyle iten, ah bir krallığı nasıl da terk eden Salkım, boşanmayı takip eden günlerde prenslerle avunmaya başlamıştı.
Masallardan ve Falım reklamlarından bildiğimiz beyaz atlı prensleri uzun zamandır
sezon ve hava şartlarına göre değişen küçük dekolte arabalı ya da tankımsı cipli arkadaşlar canlandırıyor. Salkım'ın baş prensi Selhan Aloğlu'nun da (ki zamanında milletvekilliği de yapan işadamı Sedat Aloğlu'nun oğlu oluyor), 34 tabii ki isminden
esinlenerek SSA 67 plakalı bir cipi var.
Karşı komşunun araba yolu gözleyen burnu sivilceli 13.5 yaşındaki kızı olmadığımıza
göre, nereden biliyoruz plakasını? Pazar günü bazı gazetelerde epey sütun santim işgal eden o meşhur kazadan.
Aralarında Salkım ve Aloğlu'nun da olduğu bir grup, sabaha karşı 05.00 civarında Şaziye'den çıkar. Gayet tabii ki sadece arkadaş olan ikili, birlikte görünmek istemez. Aloğlu taksiye biner.
Yakın arkadaşı Volkan Büyükhanlı jipin direksiyonuna, Yeşim Salkım da yanına geçer. Artık bir gazeteci ezmek için gerekli ortam hazırdır.
Böyle uzun uzun anlatıyorum ama aşağı yukarı biliyorsunuzdur hadiseyi. 'Şoför', fotoğraf çekmek isteyen muhabiri görünce, cipi üstüne sürer. Sonuç kırık bir fotoğraf makinesi ve tabii çok daha feci biçimde, kırık bir koldur.
Esas panik bu noktada başlar. İşin örtbas edilmesi için cip sakinleri muhabire nakit 5 milyar ve bir de ev, evet ev önerirler. Ve hikâye küçük çaplı bir skandala dönüşür.
Şimdi bu ne kirlilik diyebilirsiniz. Bazı gazeteler gibi 'ahlaksız teklif' başlığı atabilirsiniz. İnsanlık dışı olduğunu düşünebilirsiniz. Paranın her şeyi satın aldığını düşünüp ağlamaya başlayabilir, almadığını görüp sevinebilirsiniz.
İçinizden, kırılan bir kola karşılık bir ev, hımmm pek de fena değilmiş diye geçirebilirsiniz. Falan filan.
Benim bu haber ve fotoğraflardan aklıma takılan başka bir şey var. Bir küçük ayıcık. Küçük dediysem, öyle cebe girecek gibi değil. Resimde görüyorsunuz; şoför mahallindeki Büyükhanlı pekâlâ 'Ayıyı zapt etmeye çalışıyordum, o yüzden muhabir arkadaşı görememişim' diye mazeret gösterebilir.
Şimdi o ayının orada ne işi var? Şaziye bildiğim kadarıyla bir çocuk yuvası değil. Arabada yine bildiğim kadarıyla 0-12 yaş arası kimse yok.
Yeşim Salkım'la aynı yaştayız. Daha önce de yazmıştım; şimşeklerin çaktığı bir röportajda
'Ben senin yaşın kadar zamandır bu işi yapıyorum' fırçası yedikten sonra aynı sene doğmuş olduğumuzu öğrenmek, hayatta aldığım en etkileyici iltifattı.
Yani bu da çaktırmadan 'Şakaklarıma kar mı yağdı ne var/ Benim mi Allahım bu çizgili yüz/
Ya gözler altındaki mor halkalar/ Neden böyle düşman görünürsünüz/ Yıllar yılı dost bildiğim aynalar' durumu oluyor Cahit Sıtkı usulü.
Peki bu ayıcık nedir?
Bu ayıcık, arkadaşlar, magazin dünyamızın en birinci aksesuvarıdır. Demirbaşıdır.
Bir mankenin evi gösterilir, yatağın üzerinde beş tane ayıcık. Bir assolistin kulisine girilir, yarım düzine ayıcık.
Bu beyaz ayıcıklar bir nevi çiçek hatta çikolata yerine geçer. Sevgi, ilgi, şefkat gösterme, kız tavlama aracı olarak kullanılır.
Kaza esnasında da bu amaçla arka koltukta ikamet ediyordu muhtemelen. Sonra ayı tabii n'olucak, azdı ve şoför mahalline saldırdı. Arabayı kullanan şahsın görüş alanına girdi.
Ve bu kazaya sebebiyet verdi.
Olay budur tahminimce.
Dalga mı geçiyor?
Dünkü Radikal'de 'Onun için satış önemli değil' diye bir başlık. 'O', Demir Demirkan oluyormuş. Ve öğreniyoruz ki, 'Albümünün çok satmasını değil algılanmasını istiyor'muş.
'Bu hümanist yaklaşımın ardında ne saklı diye soruyoruz' diyor Tümay Yazıcı.
'Anlaşılmak' cevabını veriyor Demirkan.
Çok pardon ama bir cevap da ben verebilir miyim? Daha doğrusu, bir soru da ben
sorabilir miyim?
Bir müzisyen için satış önemli olmayabilir mi sizce gerçekten? 'Bu kadar uğraştık, satmadı, n'apalım'ın dışında, çok satmasını
istememek diye bir tercih mümkün müdür?
Başparmak kuşağı
Ne zamandır şüpheleniyordum, dünkü haberi
okuyunca tamam dedim.
Şimdi ben pek minyon sayılmam! Ama özellikle bizim Bağdat Caddesi'nin genç irisi 15-20
yaş civarı nüfusu arasında kendimi çanta gibi hissediyorum. Çoğu iki metrelik. Ayakları 50 numara, elleri kafam kadar.
Ama nasıl oluyorsa, o kocaman parmaklarını, o hap kadar Nokia, Panasonic, Ericsson türevleri üzerinde rahatça hareket ettirerek,
kompozisyon ayarında mesajlar yazabiliyorlar.
Meğer çocuklar mutasyon geçirmiş! Aynen böyle bir haber vardı Radikal'in arka sayfasında dün. Tuşlarla haşır neşir vaziyette büyüyen veletlerin parmakları bizimkilere benzemiyormuş.
Artık en kaslı ve 'yetkin' parmak başparmakmış.
Bizim o her derde deva işaret parmağımızın yerine, zamane gençleri bir şey göstermek ve
zile basmak için de başparmağını kullanıyormuş.
Hatta Japonya'da kendilerine 'yubi sedai' diyorlarmış. Ki bu da 'başparmak kuşağı' manasına geliyormuş.
Çok yaşlıyım, çok.