Samimi bir özür

Antroposofik yaşam mı, yoksa trendler doğrultusunda reflü, kamusal alan alerjisi, İstanbul bronşiti mi?

Antroposofik yaşam mı, yoksa trendler doğrultusunda reflü, kamusal alan alerjisi, İstanbul bronşiti mi?
Antroposofik yaşam, bir nevi doğal yaşam demek. Avusturyalı filozof Rudolf Steiner'ın kafa yorduğu, 'insan olmanın bilgeliği' diye özetlenebilecek bir doktrin. Gerçek mutluluğun dünyevi şeylerle işi olmadığını, asıl hikâyenin içsel zenginlik olduğunu savunuyor. Bu yaşam tarzı benimsendiğinde, hazır ve katkı maddeli yiyecekler 'cız' oluyor, çocukların antibiyotik ve ateş düşürücülerle ilişkisi kesiliyor, dahası rutin bildiğimiz aşılarının birçoğu yapılmayarak, çocukların bu enfeksiyonları doğal yolla geçirmeleri sağlanıyor.
Yelpazenin öte ucunda şeytantırnağı çıkarınca doktora koşanlar, reflüsünü iftiharla taşıyanlar, her bin yıllık hastalığı 'sendrom'lu tamlamalarla eşleştirenler var.
Artık insanların çoğu bu iki uçtan birinde toplaşıyor. Ya tıp literatürüne sonsuz hâkimler ya toptan reddediyorlar.
Bu açıdan kendimi (diğer tüm açılardan da olduğu gibi) felaket demode buluyorum. En anti-antroposofiğinden yaşam biçimime rağmen, çok darda kalmadıkça doktora/hastaneye de gitmem;
beklerim ki geçsin. 'Nip/Tuck', 'House' ve 'Grey's Anatomy' sayesinde teorik bilgiyi epey ilerlettim ama pratikte hâlâ çuvallıyorum.
Sağlamasını üç gün önce yaptık. Annem, yürüyüş yaparken ayağını döndürmüş. Bu ayak döndürmeler benim ihtisas alanımdır. Muntazaman tekrarlarım. Evvelki sene çok güzel döndürmüş, lifleri koparmış, ciyaklayarak Acıbadem'in aciline uçurulmuş, üç hafta boyunca ev içi ulaşımımı tekerlekli ofis sandalyesiyle sağlamıştım.
Anneme de kesin bir dille aynı teşhisi koymuştum ki, doktor röntgendeki kırığı işaret etti. Küçük parmaktan yukarı doğru geldiğinizde, meğer John's kemiği diye bir şey varmış, yaaa, pek Amerikancı, öbür kemiklerden de daha geç kaynarmış. İşte o, geçen haftaki Radikal Cumartesi'nin tepesinde de ağırladığımız şiirin dediği gibi: "Çıt, kırıldım. Ben çıt, çıt, çıt kı-rıl-dım. Sonra ben çıt, çıt, kırıldım" olmuş.
İnsan, hastane atmosferinde ne kadar çaresiz olduğunu görüyor, eli ayağı dolanıyor, hassaslaşıyor, beceriksizleşiyor. Ben öyle oluyorum en azından, bir kere daha fark etim.
Radikal Cumartesi demişken, ciddi bir özür borcumuz var, onu ifa etmenin vaktidir:
17.02.2007 tarihli geçen haftaki sayımızda Ayça Şen'in köşesinde, Acıbadem Hastanesi'nin de adının geçtiği bir yazı yayımlandı.
İnsan bazen yazının hararetine kapılıyor, kelimelerin nereye gideceğini hesap edemiyor.
En azından ben, edememişim.
Acıbadem Hastanesi yetkilileri bazı ibarelere ciddi olarak sinirlenmişler. Yazıyı tekrar okuyunca onlara hak verdim ve kendime sinirlendim.
Ayça 10 gün süren çok ağır bir hastalık geçirdi. İyileşemeyeceğini düşündüğü anlar oldu. İnsan o ruh haliyle, en çaresiz, en ilgiye muhtaç olduğu anda sesini duyuramadığını düşününce; siyaseten doğruculuk filan kalmaması çok anlaşılır bir şey.
Peki benim özrüm ne? Hiç.
Evet, gördüm ki yazının şehvetine kapılmak bazen hiç zor olmuyor. Ama işte editörlük de tam olarak bu şehvete kapılmamayı gerektiriyor. Elin, dilin, klavyenin ayarını bilmeyi.
Son derece düzgün bir işletme olduğunu en azından kendi tecrübelerime dayanarak söyleyebileceğim bu hastanenin tanımadığımız etmediğimiz patronları hakkında konuşma hakkımız var mı? Yok. Görmediğimiz böcekler üzerine varsayım geliştirme hakkımız? O da yok.
Arada çuvaldızı kendine batırmak sağlığa iyi gelir.