Şehir içi seferileri ne yapmalı?

İstanbul'da yaşayıp da trafikten şikâyet etmek, sözleştiğiniz saatten geç kalınca sıkışıklığı bahane etmek, demode bir hal. Tapon. Hele ki 'karşı'da oturuyorsanız.

İstanbul'da yaşayıp da trafikten şikâyet etmek, sözleştiğiniz saatten geç kalınca sıkışıklığı bahane etmek, demode bir hal. Tapon. Hele ki 'karşı'da oturuyorsanız.
Hep paylı olmanız lazım. Hafta içi, ölü saat, iyi hava, yok artık bunlar. Trafiğin pzt sabahıyla cuma akşamı yoğun olduğu, öğlen çıktığınızda yırttığınız zamanlar çoktan tarih oldu. Artık yağmur-kar yoksa öpüş-koklaş var: En ufak temasta arabalardan iniliyor, bir nevi sosyalleşme sanki, tampon değdiğinde bile zabıt tutuluyor ve o yöndeki şeritler anında tıkandığı gibi ters istikamet de ayvayı yiyor. En ufak kaza, en büyük seyirlik.
Geçen gün işe gelmem tam iki saat on dakika sürdü. Salıydı, öğlendi, biraz yağmur vardı.
Ama işte dünyanın en sıradan yağmuru, bu şehrin trafiğini, tarihte en karşılaşılmamış doğal afetmişçesine kilitliyor.
İşe vardığımda başım, iki kaş ortası ve ense kökünden çapraz bağlantılarla eziliyordu, midem dönmüştü, sadece yatıp uyumak istiyordum.
İşe gelme sebebim olan kutsal telif listelerini yazdım, biraz mail trafiğimi yönettim (O unutulmaz CV'de vardı bu, şimdi bakınıp tekrar okudum, muhabirlik deneyimini şöyle 'açmış' N. kardeşimiz: "PR kaynağı oluşturmak, basın bülteni tedarik etmek, e-mail trafiğimi yönetmek, haber hazırlamak, haber müdürü ile bağlantılı çalışmak, yüz yüze veya telefon ile röportaj gerçekleştirmek ve düzenlemek, basın davetlerine katılmak ve telefon ile haber yazdırmak, yazı dizisi hazırlamak..." Son gelen CV'lerden birinde de, bu defa B. kardeşimiz, bilgisayarla ilişkisini şöyle izah ediyor:
"Excel, Word, İnternet (İleri düzeyde)." İleri düzeyde internet bilgisi neleri kapsar, bilemedik), sonra baktım yağmur hızlandı, bir de akşamüstü trafiğini çekemem dedim, bari çıkayım. 16.30'da binayı terk ettim, 18.30'da bu ara konut olarak kullandığım Ümraniye'deki IKEA'daydım.
Evet demode bir şikâyet, evet ikiyle ikiyi toplamak, ama tekrar etmek istiyor insan: İki saatliğine işe gelmek için dört saat yolda geçiyor. Yuh artık.
"Ooo, sen mikrotrend olmuşun" dedi Bihter. Radikal Cumartesi'nin bu haftaki 'Nano-sosyolojik trendler' kapak+göbeğini görmediyseniz, görün. Clinton'ların, Bill Gates'in ve bir sürü ünlü şirketin danışmanlığını yapan Mark J. Penn, 2000'lerin eğilimlerini, ufaktan büyüğe giderek belirlemiş. İki ay önce yayımlanan ve henüz Türkçeye çevrilmemiş 'Microtrends' isimli kitapta siyasetten aileye, gönül işlerinden ekonomiye pek çok 'Hakkaten ha, kesin öyle' dedirten saptama var.
Mikrotrend olmama sebep de Mark J. Penn'in, hayatı işle ev arası yollarda geçenlerden yola çıkarak anlattıkları. 'Şehir içi seferileri' dedi Pınar Bihter bunlara. 80'lerde yapılan bir araştırma, insanların işe gitmek için en fazla 45 dakikalık yolculuğa dayanabildiklerini gösteriyormuş. Ders gibi.
Ama bugün pek çok kişinin ortalaması 60-90, geçen hafta başıma geldiği üzere tek gidişin 130 dakikaya çıktığı oluyor ki, 40 yılda bir ani kar bastırdığında değil bu artık, ayda nereden baksanız üçü-beşi bulur.
Penn'in her bir mikrotrendinde tekrar tekrar şunu görüyoruz: Ufacık bir şeyin bile gerisinde neler neler var, ne bağlantılar... İlk başta belki hesap edilemeyen ama önlenemeyen de ne ilişkiler... Artık o model çorap söküğü yok pek (ya da biz öyle çoraplar giymiyoruz) ama tabir bâki. Bu alanda da görüyoruz ki Amerika'da yol için üretilen dil öğrenme ve sesli kitap CD'leri çok satıyor, otomobil üreticileri en rahat koltuğu bulmanın peşinde, yol üstü fast-food restoranlarının iş hacimlerini artırmalarının ekonomik sonuçları var...
Amerika için obezitenin artışında bir etken sayılıyormuş bu yol tıkınmaları. Doğrudur. Televizyon karşısında kahvedir, içkidir, meyvadır, peynirdir...
Ama yolda siniri alacak, yokuş aşağı yuvarlanan kan şekerini tutacak bir şey lazım ki o da tatlıdır: Gofret! Akşamları işten çıkarken yanımıza yolluk almaktan bahsediyoruz artık ve çok uzun zamandır elimde pet şişe su olmadan arabaya binmedim. O yudumluk termos/bardaklardan artık uyduruk mahalle büfelerinde bile satılıyor; Starbucks kahvesi şart değil, ister portakal, elma, çimen suyu, ister lohusa şerbeti. Amaç, o trafikte kan içip kızılcık şerbeti demek.
Evden o kadarını tahmin edemeyerek çıkmışız geçen gün; yolda suyla sakız ihtiyacı baş gösterdi. Bilmediğim bir benzincide durduk, inip erzak temin ettim. Çok romantikti! Arabayla uzun yola gidiyormuşuz gibi, tatile aşağılara iniyormuşuz gibi, o kadar iyi geldi ki...
Peki şehirde seferi olma durumunu asgariye indirmek için ne yapmalı? Bağdat Caddesi'nin GAP'lanmasıyla ivme kazanan büyük Anadolu projesinden bahsedecektim ama iyisi mi yarına...