Şenol Güneş'in alternatifi

Bizim kız lisesi, feci bir ilim irfan </br>ıstırap yuvasıydı, anlatmıştım.

Bizim kız lisesi, feci bir ilim irfan
ıstırap yuvasıydı, anlatmıştım. Herkes böyle yaşamamış olabilir tabii, normaldir, benim o yılları Perihan Mağden'in Behiye'siyle aşık atabilecek kadar sancılı geçirmiş olmamın da ciddi payı vardır. Bir olmama, olamama, sık sık arka balkondan aşağı uçma planları yapma dönemi.
Böyle bir yedi yıldan sonra güzelim Boğaziçi gayet şamata eş dostla birleşince, insanın sistemi dağılıyor tabii. Günlük dozu iyi ayarlamak lazım ama bizde ister istemez bir köyden indim şehire kopması oldu. Neticede BÜ hayatım çok eğlenceli lakin ortalama tutturamama/atılma/aftan faydalanma/geri dönme/bölüm değiştirme/uzatma/nihayet mezun olma şeklinde epey bir trafikle geçti.
Aralarda çoğu normal öğrenci gibi ne kadar lüzumsuz iş varsa üstüne atladık. Telefonlara baktık, patrona Türk kahvesi yaptık.
Bu ne iş olsa yaparım dönemimde iz bırakan adamlardan biri eski patronum ve de eski basketbolcu Barış Küce'dir. 19 yaşındayım, Limon Company'de çalışmaktayım, bulunmaz hint kumaşı havalarındayım, her şeye bir kulp takmaktayım fakat bir işe de yaramamaktayım.
Neyse, Küce'den öğrendiğim en temel şey şudur: Bir şeye itiraz ediyorsan, alternatifini söyleyeceksin.
Şimdi diyeceksiniz ki bu lafı bir tek o mu söylemiş. (Geçenlerde olağanüstü bir şey oldu. "Haşmet Babaoğlu'nun dediği gibi" dedi bir kız, "Hayat yaşamaya değer." Hadi bakalım! Onca yazının, onca programın içinden, buyrun size alıntı. "Yaşar Kemal'in dediği gibi, kiraz ister misin?" diye konuşuyoruz günlerdir evde.) Ama işte gencim,
ilk işim, vs. Küce "Bunun yakasını beğendin mi" diyor mesela, ben tabii çok prensesim ya o zaman, "Hımmm, o kadar da iyi değil" diyorum. "Alternatif üret o zaman" diyor, popomun üstüne oturuyorum. Beğenmiyorsan, o zaman bir fikrin olması lazım. Alternatifinin, en azından beğenmediğinin yanında tartışılabilir olması lazım. Falan filan.
Şimdiiii, başlıkta hissettirdiğim gibi, bu aslında bir Şenol Güneş yazısı! Dün bir paket çikolatanın her lokmasını Şenol Güneş'in parmağı, gözü, kalbiymiş gibi dişlerimi gıcırdatarak yedim. Tek işi o çocukları oynatmak olan adamın, o çocukları oynatamamasını, öyle durup durmasını dudaklarımı çiğneyerek izledim. Sinirlendim. Hem acizliğe, hem alternatifsizliğe.
Tamam Şenol Güneş gitsin. Hatta hayatı başa saralım, mümkünse Kore'ye hiç gitmesin. Çok güzel. Peki onun yerine kim gitsin? Gitsindi? Fatih Terim mi? Ha ha ha, zaten peygamberlik iddiasındaki yüce varlık, daha ilk golde Allahlığını ilan etsin diye mi?
Yıldırım Türker'e havale
Ben Sezen Aksu'ya senelerce aşk olduğunu düşündüğüm hisler besledim. O kadar severim. O kadar başka bir yerlere koyarım. O kadar da korkarım. O yüzden aylardır hakkında iki-üç satır yazmayı delice istemekle birlikte, yazabileceğim hiçbir iki-üç satırın ona layık olamayacağı kompleksiyle kıvranmaktayım. (Bütün bunlar hep uzaktan. Hepsi platonik. Hiç tanışmıyoruz.)
Fakat yeni albümü çıktı, Açıkhava konserleri başlıyor, bir gündem hadisesi var. Sonra Independent yazdı, ben yazamadım, bu da bir başka skandal.
İçim havalanarak bilgisayarın başına geçince,
dedim ki önce, Yıldırım Türker o en leziz portrelerinden birinde Sezen Aksu'yu anlatmıştı. Bir açıp okuyayım. Fakat ilerledikçe ('Cesur bir kız çocuğu', 25.03.2002) ağlamaklı oldum. Artık ne yazsam, enginar tarifinden öteye geçemeyecekti. Böyle bir sonsuz kifayetsizlik
balonu şişti içimde.
Benim o yukarıda ifade ettiğim en uyumsuz Behiye yıllarımın en vahim dönemi 'Sen Ağlama'ya, 'Geri Dön'e denk gelir. 'Kaybolan Yıllar' ile coşmam ve içlenmem ise ilkokuldur. Artık yedi yaşında ne anladıysam kaybolan yıllardan...
"Tanıdığımız, bildiğimiz, sevdiğimiz kimseye benzemiyordu" diyor Yıldırım Türker. Yazıdaki diğer çarpıcı cümleler arasında ne kadar da sade. Ama ne kadar da öyle.
Sonra en nasıl söyleyeceğimi bilemediğim saptamanın içine düştüm. Sizi, bir itirazınız
olmayacağına ilişkin iç huzuruyla, Yıldırım Türker'le baş başa bırakıyorum:
"Hayatımızın ses bandını yapan o kadını sevmek zamanla iyice güçleşti. Ünü, her kesime ulaşabilme gücü arttıkça neredeyse etik bir problem haline geldi, onu sevmek. Neredeyse 30 yıldır onunla beraberdik. Her birimizin en az iki-üç kere sığınmışlığı vardı bir şarkısının şefkatine. Taklitçileri bezdirmişti; artık onun tanıklığından uzak hayatlar sürmek istiyorduk. Uzun süre star kalan bütün yaratıklar gibi onu hırpalamak giderek bir özgürleşme yolu olarak göründü. (...) Ne zekâsı, ne kişiliği elverirdi, çeşitli numaralarla aşkımızı diriltme çabasına girmeye. Saldırıları karşılıksız bıraktı. Hiçbir güç onun hayatını televolelere tercüme etmeye yetmezdi nasılsa. Bize yalnız yeni şarkılarıyla göründü. Cesurlar sevmeyi açıkça sürdürdü. Korkaklar, gizlice dinledi."
Sezen Aksu, hem cesurlar hem korkaklar için, hem eski hem yeni şarkılarını söyleyecek Açıkhava'da. 12, 13 ve 17 Haziran'da.
Okşanabilir sergi
İki gündür bir çarşaf gibi yayılma, üçüncü parçaları sıkıştıramama problemim var; çaktırmayın. Son oyuncağım, Yapı Kredi'nin
'Top Bir Dünyadır' kitabı. Evet, Beyoğlu'ndaki serginin elle tutulur hali. Okşa, okşa, bir daha okşa hissi uyandırıyor insanda. Böyle hisler tuzludur biliyorsunuz; mink, ipek, kaz tüyü yastık falan örneklerini
düşünün. Bu da 40 milyonluk bir eser. Artık, işten kovulana kadar tefrika yoluyla acısını çıkaracağız.