Sevgili günlük

Ayrı geçirdiğimiz günlerde başıma çok acayip bir şey geldi. </br>Benim yine 'Sadakatsiz'e gideceğimizi sandığım akşamlardan biri:

Ayrı geçirdiğimiz günlerde başıma çok acayip bir şey geldi.
Benim yine 'Sadakatsiz'e gideceğimizi sandığım akşamlardan biri: İşten erken dönülmüş. Biraz caddede dolaşılıp evin erkeğinin günlük düşük belli Diesel kot ambalajında çıtır görme ihtiyacı giderilmiş. Ama her nedense (ve hiç de şaşırtıcı olmayan biçimde) 'Sadakatsiz'e gitme saati yaklaştıkça, karşı tarafta böyle her an arıza çıkartmaya hazır bir şişkinlik hasıl olmuş. Bu ruh şişkinliğini midesel boyuta da taşımak için mahallemizin İtalyan lokantasında karın doyurulmuş. 'Sadakatsiz'e o akşam da gidilemeyeceği netleşmiş. Eve gitmeden ATM'den para çekiliyor.
Ve ben o mega/giga cüretkâr aşk mektubundan sonra ATM önünde kimle çarpışayım? Ahmet Altan'la çarpışsam, sizi keser mi?
Bazı insanların normal insan olduklarını idrak etmede güçlükler yaşıyorum. Ahmet Altan'ın da bir bankada hesabı olabileceği, o bankadan para çekebileceği filan çok sonradan düşünebildiğim şeyler.
Ben tabii o çarpışma anında, 'Ayşe topu tut', 'Mr. Smith and
Mrs. Smith went to the cinema' ayarında vecizeler döktürdüm. Daha manalı bir laf çıkamadı ağzımdan.
Ama sorarım size: Ahmet Altan ile çarpışırken, aynı zamanda kocasının da elini tutmakta olan bir kadın, daha fazla ne diyebilir ki zaten?
Bu da bir ecele susama cümlesi oldu ya, artık hayırlısı.
Evet, 'Sadakatsiz'e tabii ki evvelki gece de gidemedik. Çünkü bu sefer de Sultanahmet'teki bir çay bahçesinde Lorant'a göndermek üzere sevgi baloncukları şişirmekteydik.
Bu faaliyeti Sultanahmet'te yapıyor olmamızın sebebi, 'True Colors' sergisinden çıkmış olmamızdı. (Böyle de bir etkinlik sıkıştırayım araya da bari bir faydam dokunsun.)
Washington'daki Meridian Irternational Center'ın düzenlediği 'True Colors/Meditations on the American Spirit' (Gerçek Renkler/Amerikan Ruhuna Meditasyon) sergisinin, Washington ve New York'tan sonra ilk uluslararası durağı burası, Topkapı Sarayı Has Ahırlar'dı.
Birbirinden farklı ırk, inanç ve dünya görüşüne sahip sanatçıların eserlerini Eylül'ün 22'sine kadar görebilir-siniz; Roy Lichtenstein filan da var aralarında. Sonra Ankara Çankaya Çağdaş Sanatlar Merkezi'ne gidecek.
Hadi bir etkinlik daha müjdeleyelim de iyice faydam dokunsun. Bugün itibarıyla, hemen iki adım ileride, yine Sultanahmet'te, İbrahim Paşa Sarayı'ndaki Türk ve İslam Eserleri Müzesi'nde 'Saklı Hazineler' sergisi var. Kitaptan gördüklerim insanın iştahını kabartıyor; gitmek istiyorum şahsen.
Hani sizin de yolunuz düşerse diye söylüyorum; o Yerebatan'ın yanındaki And Otel'in terası da ne acayip öyle. Bir 'İstanbul kanatlarımın altında' zirvesi.
'Koluma gir'
Bunu da günlerdir her önüme gelene anlatıyorum. Lakin sayfaya ilan girince bir önceki yazı günümde, satırlara dökme imkânı olmadı. Böyle bir ukdeyle de yaşamam çok zor.
Yine benim 'Sadakatsiz'e gideceğimizi sandığım gecelerden biriydi; pazar. Evet, konserve haber. Ama enginar kalbi değerinde!
Ben tabii 'Sadakatsiz'e yine götürülmemiş olmaktan mütevellit yaralarımı 'Pazar Magazin'le sarmaya çalışıyorum. (Hayır hep götürüleceğim vaadiyle kandırıldığım için kendim de gidemiyorum; yoksa severim tek başıma sinemaya gitmeyi.)
Şöyle bir şey oldu. Ki hakikaten gökkuşağını görmek gibiydi. Bir saniye. Gördün, gördün. Yoksa kaçar. Tek bir saniye. Ben gördüm. Benzersiz bir şeydi.
Rafet el Roman arkadaşımız, konserler silsilesi için uzak diyarlara gitmek üzere havaalanında. Yanında, intikam/pazarlama gurusu zevcesi ve mutluluklarının iki küçük meyvesi.
Bunlar, ideal çekirdek aile modeli, bir çocuk annede, öbür çocuk babada yürürlerken Rafet aniden gazetecilerin baktığını fark ediyor. Yüzüne derhal bir 'seven erkek' tebessümü yerleştirerek, ay nasıl da duyarlı, o 1000 kere daha seyretsem doyamayacağım şeyi yapıyor:
Dudaklarını neredeyse hiç açmadan konuşarak, Tuğbanım'a 'Koluma gir' diyor, 'Gir, koluma gir'. Güzelce tebessüm ederek ve konuştuğunu bize asla çaktırmayarak 3 kere tekrar ediyor bunu.
Hop hop Tuğba 'altın top' da intikam, mintikam kitabını kapatmış olmanın artık gururu mu demeli; nasıl bir histir o bilemeyeceğim, vaziyeti idrak edip derhal kocasının koluna giriyor. Tebessümüyle birlikte tabii.
Geçen ay Tuğbanım'ın bacak, göğüs, popo vs bölgelerini bizle paylaşmasıyla kendimize/birbirimize sorduğumuz 'İntikam, soğuk yenen bir yemek midir, yoksa üç-beş dekolte resim midir? Bu iş aldatılmanın nevrozu mudur, danışıklı dövüş müdür?' gibi soruların da cevabını almış oluyoruz. Albümüm satmadı, ayrılalım. Yine satmadı, barışalım. Hiç satmıyor, ne yapacağız, sen iyisi mi bir soyun.
İnsanın ısırası geliyor
Dolaşırken bana da uğrayan mail'lerden biri bu. Bir Labrador hanım altılamış. Ve yavrulara sıcak birer yuva aranıyormuş. Yani size bir e-posta uzaklığındalar. (Aksi gibi burada yazılı olan mail adresimde de bir tuhaflık var; çalışmıyor. Artık yorumların altında haberleşirsiniz.)
'Şimdi de köpek ticaretine mi başladın' diyenler olacaktır; desinler kana kana. Bakar mısınız güzelliğe; insanın ısırası gelmiyor mu? Hatta çıtır çıtır yiyesi? Maksadını aşan sözler sarf etmeyelim; öpesi, okşayası
demek istiyorum. Hele şu 'erotik maymun' ciddi tahrik edici!