Sezen Aksu ile Orhan Pamuk arasındaki farklar

Her yayın yönetmeninin yöntemi, yönetimi başka. Zihninin işleyişi, öncelikleri, habere/insana/hayata yaklaşımı... Polemikçiliği/uzlaşmacılığı...

Her yayın yönetmeninin yöntemi, yönetimi başka. Zihninin işleyişi, öncelikleri, habere/insana/hayata yaklaşımı... Polemikçiliği/uzlaşmacılığı... Haberi patlatması/açması/
köpürtmesi/cilası... Üst üste başımıza gelen iki yayın yönetmeni de, sonuçta da süreçte de birbirinden gayet farklıydı. Biri doğru, biri yanlış değil tabii ama başka başkaydı.
Orhan Pamuk, tek başına ya da şöyle diyelim, manşetiyle geldi.
Tek fikir, tek konu, ama çarpıcıydı. Meseleyi kişiselleştirdiğini söyleyenler, yeterince zekice bulmayanlar da çıktı. Bence zeki ve ibret vericiydi, tokat gibiydi. Bütün hafta o konuşuldu. Pamuk, tek bir manşetle ortalığı sarsmayı başardı.
Sezen Aksu ise ekibiyle geldi. Bahar, Yaşar, Cano, mini el vantilatörü... Gittiği her yeri evleştirebiliyor!
Pamuk'un toplantı heyecanına karşılık, hiç tanımayan biri Aksu'nun fazlasıyla sakin olduğunu düşünmüş, soğuk bulmuş bile olabilir. İlk dakikalarda heyecandan gerilmişti çünkü, ayrıca da bölüm şeflerinin okuduğu gündem maddeleri, ayıptır söylemesi normal günlerde üçse özel editörlerin karşısında 33! Bu şaşırtıcı bereket biraz baş döndürebiliyor.
İlerleyen dakikalarda anladık ki, gazeteciliğin çok zor olduğunu söylese de, "Hiç şikâyet etmeyeceğim mesleğimden, metroda bile şarkı söylemeye razıyım artık" diye espri yapsa da, olaya hâkimiyeti had safhada. Dersine öyle bir çalışmış, işi neredeyse ifrat noktasına taşımış ki, dünkü yazılardaki gibi, "1935'ten beri Meclis'e 8 bin 294 erkek, 186 kadın girdi" diye, prompter/suflör olmadan anlatıyor!
Sezen Aksu, yanında bir konseptle geldi. Üstelik içini günlerdir besliyordu, Sabiha Tansuğ'la konuşmuştu, Ömer Madra'ya yazı sipariş etmişti, pek çok araştırma yaptırmıştı... Sayfa çizimi üzerine bile çalışmıştı! Gazeteyi bir bütün olarak kurmuştu, o yüzden de her bir yanına nüfuz etti.
Mana derinliği ve dil zenginliği, zaten bildiğimiz özelliği. Üstüne bir de iş disiplini, fazla değil mi?!
Akşama sarkıtmadan işi bitirdi, sonra da gazetede dolaşmaya başladı. Birlikte fotoğraf çektirmeler, sohbet muhabbet...
Önceleri cumartesi pazarları izin yapıyordum. Fakat baktım ki yazı günüm, işe gitmesem de vakit gazetelerin arasında, konu bakınarak, sonra da evdeki köhnemiş aletin kilit kaprisleriyle savaşarak geçiyor. Bari dedim cumaları off'layayım, bir işe yarasın, 'erte'lerde de efendi efendi işe geleyim. Bu programı yürürlüğe soktuktan kısa süre sonra, Radikal de misafir yayın yönetmenlerini ağırlamaya başladı. Artık cumartesiler ömrümüze işgünü değil, sıkı birer hatıra olarak yazılıyor. Hele bu seferki, unutulacak, hiçbiriyle aynı kefeye konacak gibi değil.
"Teşekkürler Sezen Aksu" diyeceğim; yeterince kuvvetli olmayacak, şehvetli durmayacak... Konuşma vurgusuyla, "Yaa hakkaten çok teşekkür ederiz" diyeyim, ilk üç kelimeye iyice abanıp:
Her satırında iz bıraktığın, saklamalık bir gazete yaptığın için. Ve koca bir ofis gününü, içimizde hep herkesten başka yerde duran biriyle geçirmemize izin verdiğin için.
Başka gazetede çalışıyor olsaydım hissedeceğim kıskançlığı düşünmek bile istemiyorum.