Sezen Aksu'nun yanağı

Çamaşır makinesini programlayarak ve sardunyaları sulayarak geçirdiğim hayatımda birden kaldıramayacağım çapta heyecanlar...

Çamaşır makinesini programlayarak ve sardunyaları sulayarak geçirdiğim hayatımda birden kaldıramayacağım çapta heyecanlar baş gösterdi arkadaşlar. Tamam, Dünya Kupası zıplamasına da öldük bittik ama sonuçta bu, kaldırabileceğim bir heyecan.
Diğeri ise kendi kişisel tarihimde daha önemli yer tutuyor. Şöyle söyleyeyim: Çarşamba gecesi kısmi felç geçirdim.
Sezen Aksu konserindeydik; Açıkhava'da. Bir önceki yazıya göz atmış olanlar hatırlayacaktır; benim Sezen Aksu'ya karşı karasevda civarında gezinen bir platonik durumum vardır.
Neyse, konser başladı, hep beraber icra ettiğimiz repertuvarımızda epey yol kat ettik. Sonra Sezen Aksu, sahneden inip dolaşmaya başladı. Ben çok korkarım böyle zamanlarda. Elim ayağım birbirine girer. Yabaniliğim tavana vurur.
Tam böyle paralize olmaya hazır dururken, delice istediğim ve delice korktuğum bir şey oldu. Baktım geliyor. Geldi.
Yanımda da tesadüfen o şahane parlaklıktaki gözleri eşliğinde konsere gelmiş olan Deniz Türkali oturuyor. (Türkali'nin kızı Zeynep, Aksu'nun vokalistlerinden ve de bir seksapel yumağı.) Böyle bir konumsal avantajımız var yani.
Sonra kartopu efektiyle karşı karşıya kaldık; hadise kontrolden çıktı. Bir baktım, Sezen Aksu'nun yanağı, öpüş mesafemde duruyor. Tabii asıl arzum ısırmaktı, çok sevdiklerimi ısırırım ben, yemek isterim, ama burada bir hasara sebebiyet vermemek için, öptüm.
Sonra 'N'aber' dedi. Şimdi pek çaktırmamakla birlikte zamanında epey bir aile terbiyesi almışlığım vardır. En azından bir şey sorulduğunda cevap vermeyi, hatır sorana
'İyiyim teşekkür ederim' falan demeyi bilirim. Şimdi burada da dili olan normal bir vatandaş ne der? 'Şahane', 'İyidir',
'Karnım ağrıyor' falan der hiç değilse.
Peki benim 'gak' demem mümkün mü? Hayır. Kısmi felç diyorum size.
Sonraki 15 dakika sabit baktığımı ve hiçbir hayat belirtisi göstermediğimi iddia ediyor E.A. Hakikaten hatırlamıyorum. Böyle bir yıldız çarpması durumu.
Şimdi benim hayranlığım, aşkım bir yana, gelelim konsere. Aksu'nun nefis köpeğinin sahneye fırladığı ilk dakikadan, 'Şarkı Söylemek Lazım'ın bisine kadar inledi Açıkhava. Hayatınızın mutlaka bir yerlerine değmiş onca şarkının hepsi, dehşet verici biçimde herkesin ezberindeydi. Valla, ne desem boş, Pazartesi gecesi üçüncü ve son konser. Gittiniz gittiniz; gitmezseniz kendiniz kaybedersiniz. Ben kendi adıma şu kadarını söyleyeyim. Öptükten iki dakika sonra dudağımı yaladım. Tadı damağımda kaldı.
Çok gidilesi bir sergi
Bir heves alır, evde takar, sonra sokağa çıkarken çıkarırım. Ama şapkayı taşımasını bilene bayılırım.
Hat&Art isimli çok hoş bir sergi açıldı dün. Nişantaşı Abdi İpekçi'de, Dirimart'ta. Tasarımla sanatın kol kola girdiği uluslararası bir sergi. Neler vaat ediyor derseniz, değişik akımların etkileriyle çarpışılıyor, aralarında Jean-Paul Gaultier'nin şapka tasarımcısı Stephen Jones'un da bulunduğu isimlerin ürünlerine bakılıyor, heykeltıraş ve takı dizaynırlarının tasarladığı şapka iğneleri kurcalanıyor.
Vizon-Show'un getirdiği Hat&Art; MOMA, Metropolitan Museum of Art, Guggenheim Bilbao, Royal College of Art ve Chicago Art Institute gibi dünyanın en mühim sanat neleri diyelim; mekkelerinde haziran ayı içinde yer alan şapka etkinlikleri arasında ilan edilmiş.
Şimdi yemeği ateşte bırakıp MOMA'ya gidemeyebilirsiniz ama buna bir fırsat bulursunuz herhalde 6 Temmuz'a kadar.
Oburcuklar için
Normal şartlarda dışarıdan bakıp gireceğiniz bir yer değil. Yani ambiyans kanadı biraz zayıf. Önce önyargılardan arınmak için bir duş hatta spa faaliyeti gerekebilir. Belki sıkı bir referans icap edebilir. Hele kazara bir Nişantaşı/Akmerkez gülüyseniz, boşuna okumayın, zaten o civara yolunuz düşmez.
Yılların 'Anadolu' sakini olarak burayı yeni öğrenmiş olmayı kendime yedirememekle birlikte hayatımın geri kalanını o şahane
'şey'lerinden her gece yatmadan önce bir tane yiyerek geçirebilirim.
Gayet salaş, gayet de pek izah edemedi, yani ciddi salaş bir yer. Adı, Kilisli Kebap Bus. Fiko'nun yeri. 'Gecenin bilmem kaçında eve varmadan yenebilecek en inanılmaz Adana' cenneti. O 'şey' dediğim de, şeklen alıştıklarımıza pek benzemese de, özetle Adana.
Had safhada çıtır, tuhaf bir ekmeğin içinde geliyor, dilim dilim kesilmiş olarak. Şaşırtıcı biçimde hafif. Soğansız. Yağsız. Kesinlikle sinirsiz. Ama böyle Adanalıktan çıkmış, 1 kalorilik light Adana geliyorsa hayalinize, gülerim size.
Şimdi bana en zor olanı soruyorsunuz haliyle.
Yerini. Her türlü adresi Damla Pastanesi, Defne Eczanesi tabelalarına göre bulan biri için; en büyük kâbus. Şöyle söyleyeyim; Kadıköy İskelesi'nden Haydarpaşa yönüne doğru ilerleyip Kızıltoprak tarafına dönüyor gibi yapın, işte orada.
Günlük gıda gereksinimini (bu kelimeyi de 3 kere okuyunca insan bir tuhaf oluyor) her öğünde bir hapla hallediyormuş gibi, simit yazsam sinirlenen okurlar var. (Sonra eve gidip nigiri zushi olayına falan giriyorlar; o ayrı.) Onlarla da şimdi durduk yerde papaz olmak istemem. Selim İleri'nin yeni kitabı, yemeğin sadece ağız şapırdatma değil, tarih ve kültür kısmıyla da ilgilenenleri kesin tavlayacaktır. 'Oburcuğun Edebiyat Kitabı', Doğan Kitap'tan çıktı. Nefis bölümler var içinde; 'En büyük kadın şöhretimiz'e bittim mesela. Kim dersiniz? Ayşekadın!