Sizi kim yazsın isterdiniz?

Duydum ki Hülya Avşar kararını vermiş! Hayatının kitabını Ahmet Altan'ın yazmasını istiyormuş.

Duydum ki Hülya Avşar kararını vermiş! Hayatının kitabını Ahmet Altan'ın yazmasını istiyormuş. Böyle bir sipariş için çoğu kadının üzerinde hemfikir olacağı bir isim tabii Ahmet Altan. Oturun önüne, açın ruhunuzu, o sizi saçınıza bir bukle, yakanıza bir broş, sırtınıza bir dövme, ensenize bir öpücük biçiminde yerleştireceği metaforlarıyla süslesin. Ayağınıza ponponlu terlikler giydirerek hiç olmadığınız kadar kadın yapsın. (www.gazetem.net'te en son yazıları. Yoga misali her gün 10 dakika resimlerine bakarak hayatın tüm sıkıntılarından arınabileceğiniz Etyen Mahçupyan ve Alev Er de orada; Adil Gültekin çekmiş fotoğrafları, herkes azami derecede derin ve yakışıklı...)
Hımm, Orhan Pamuk mu yazsın sizi? Biraz gizem takviyesi istiyorsunuz. Ve hayatınızın ancak ilk üçte birlik kısmının okunması karşılığında ilelebet kütüphanelerde boy göstermeyi arzuluyorsunuz. (Harper's Bazaar dergisinin son sayısında ilginç bir
'şematik' röportaj yapmış Sibel Baykam, Orhan Pamuk'la. Manuel Çıtak'ın Kars'ta çektiği fotoğraflar da çok cool; görmelisiniz.)
Bir kadın mı yazsın sizi?
O zaman siz kadın psikiyatra, kadın jinekoloğa da gidiyorsunuzdur. Peki o minicik 'Ne var, bizde de var' aşağılaması hiç göz kırpmıyor mu? Demek istediğim, kadınları her zaman erkekler daha iyi ağırlamıyor mu?
Para verdiniz, lütfen elleyiniz
Çok isterdim böyle 8 yaşıma ilişkin gazino anılarım, karton kapaklı albümünde Maksim, Çakıl falan yazan kenarları uçurulmuş fotoğraflarım olsun. Okuma bayramı için diktirilen sümbül kostümümle böyle sahneye fırlayıp İbrahim Tatlıses'in bacaklarına yapışmışlığım, Gönül Yazar'ın saçını çekmişliğim, Emel Sayın beni öpmedi diye ağlamışlığım, susmak için evden getirilen sigara böreklerine gömülmüşlüğüm, sonra bir köşede uyumuşluğum...
Hiç olmadı. Sorumlusu, bir kadınlar matinesi gülü olmaması sebebiyle annem tabii. Biz en fazla çocuk tiyatrosuna götürülürdük 8 yaşındayken. Orada da pek derin izler bırakan şeyler olmazdı, ne yalan söyleyeyim.
Halbuki bakar mısınız şimdi tekrar dirilen gazinolarda ne acayip şeyler dönüyor. En son Maksim'in kadınlar matinesinde Seda Sayan ellenmiş mesela!
Para verip bir şey alırken daima elleyip kontrol ettiğini söylemiş Sayan. Müşteriler de o kadar para verip geldiklerine göre, kendisini istedikleri noktadan, istedikleri kadar elleyebilirlermiş!
Aylar önce 'kadınlığını keşfettiği' yolunda haberler çıkmaya başladığından beri enteresan bir elleme, elletme arzusu Seda Sayan'da. Göstermeye doymama (içine Marilyn Monroe ruhu kaçtığı dönemi hatırlayın) ve sonsuz bir misafirperverlik. Ay Allah aşkına gel, bak ölümü gör elle ısrarı...
Kadınlar matinesi sakinleriyle reyting kaygılı bir içli dışlı olma arzusu, kadınbudu köfteleri mideye indirirken, canlı bir kadın budu yoluyla hizmette sınır yok kanıtı mı? Yoksa bu kadınlığının keşfinin getirdiği bir çalar saat gibi sökülmek, ille de kurcalanmak arzusu mu Seda Sayan'daki?
'Bazı bazı bir düşünce takılır kafama; sevilen bedeni uzun uzun incelemeye başlarım. İncelemek demek, karıştırmak demektir. İçinde ne olduğunu görmek istermiş gibi, arzumun mekanik nedeni karşıt bedendeymiş gibi ötekinin bedenini karıştırırım (zamanın ne olduğunu anlamak
için çalar saati söken çocuklara benzerim). Şaşkın, dikkatliyimdir, karşımda görülmedik bir böcek varmış da birdenbire ondan korkmaz olmuşum gibi. Bedenin kimi bölümleri bu incelemeye özellikle elverişlidir: Kirpikler, tırnaklar, saçların dibi, fazlasıyla parça nitelikli nesneler (...)' (Bir Aşk Söyleminden Parçalar, Roland Barthes)
Tam Vanity Fair'lik story
25 sene önce falandı galiba, Rüçhan Çamay söylerdi. 'Parra, parra, parra' diye
çiftr'lerle, 'Varlığı bir dert, yokluğu yara'. Geçen haftaki banka soygunu furyasından sonra, bu sefer de insana 'Ay iyi ki bankada üç kuruşum yok' dedirtecek bir haberle sallanıyoruz. Günlerdir bizim gazeteye girmemekle beraber komşuların manşetlerini süsleyen bir aile var; Dallas'ın yerli versiyonu denebilecek türde patırtılı ilişkileriyle anne, baba ve üç kız kardeş. Fonda da (merkezde mi demeli yoksa) Amerikalılara çok ucuza satıldığı söylenen Fruko ve ucuz kelimesi sizi yanıltmasın, epey miktarda para.
Annenin, babayı genç aile doktoruyla aldatması skandalıyla süslü kin nefret entrika durumu birçokları tarafından epeydir biliniyordu. Ama böyle çarşaf çarşaf gazetelere çıkmalar, ailenin Pepsi hisselerinin getirdiği güçle vedalaşmasına denk geliyor. E, ilanlar havalı tabii!
Neyse, insan böyle aile resimleri karşısında kendini koyuyor önce bir yerlere; empati hevesi. Artık herkes yaşını başını alınca, anne baba arasına üçüncü şahıs sıkışması hadisesinde, tamam allak bullak olursun da, işi dedektif tutup gerçekleri aldatılan tarafa rapor etmek de biraz hunharca
değil mi?
Cevabı yok tabii; o ailenin örgüsü vs. giriyor devreye. Nitekim Güngör Sipahioğlu'nun kendi küçük kızlığından gelen hasarlı hayatı, kızlarının onunla olan yine epey hasarlı ilişkileri...
Ailenin, buraya sığamayacak kadar enteresan bir geçmişi var; tam Vanity Fair'lik. Ismarlayacak bir dergi yöneticisi olursa, 60 bin vuruşu garanti ediyorum!