'Sözlerdeki sofistikasyon'

Fransız Konsolosluğu'nun önünden yola çıkıp Tünel'e kadar yürürseniz (ki bence daha aşağı Galata'ya inip bir çay için...

Fransız Konsolosluğu'nun önünden yola çıkıp Tünel'e kadar yürürseniz (ki bence daha aşağı Galata'ya inip bir çay için, sonra ara sokaklardan Çukurcuma tarafından dolaşın ki Hikmet Pınar'daki o öldürücü fırfırlı aynaya bakıp iç geçirin, üstüne de Limonlu Bahçe'de koltuklara yayılıp kaplumbağa okşayın), neyse demek istediğim İstiklal Caddesi'ni baştan sona geçerseniz, Candan Erçetin'in son albümünü de baştan sona dinleme imkânı buluyorsunuz. 'Hayırsız', 'Neden' gibi yeni Beyoğlu marşlarımız var yani.
İnsan önce bildiği şeyi görmek istiyor. Ben de en çok 'Yüksek Yüksek Tepelere'yi merak ediyordum. Bunu biri söyleyecekse, o biri tabii ki Arto falan değil Candan Erçetin'di. (Arto'nun bir 'Kara Üzüm Habbesi' şakıması var; yani nasıl anlatılabilir bilmiyorum, Pembe Üzüm Parfesi denebilir belki; kitsch ötesi)
Eskilerden bir de ta çocukluğumda Ayten Alpman'dan duyduğum 'Ben Böyleyim' vardı. Evet biliyorum, ben de yaşlanıyorum.
Sonra yenilere geçtik. Tipik bir Candan Erçetin albümü 'Neden'; sırf melodiyi duyun uzaktan ya da albüm kapağından sadece sözlere bakın, kim olduğunu anlıyorsunuz.
Milliyet Pazar'da "Sezen Aksu'dan sonra entelektüeller, dinliyor olmaktan gocunmadıkları bir popçu buldular sizde. Bunun altında ne yatıyor, şarkı sözlerinizin sofistikasyonu mu?" diye sormuş Ahmet Tulgar, Candan Erçetin'e.
Röportajın girişine de, bitişine de tamam. Ahmet'in dediği gibi Candan Erçetin'in ayaklarının bütün çıplaklıklardan daha kadın olduğuna, o tazelik ve doğadan kopmamışlığın çekici durduğuna katılıyorum. Sonra aynen Candan'ın dediği gibi sokakta bazılarının üstüne atlandığını, ama çok daha ünlü, güzel, vs bazılarına atlanmadığını, bunun insanın aldığı kararla ilgili olduğunu biliyorum. Özetle güzel bir röportajdı. Ama ben olsam 'sözlerdeki sofistikasyon' demezdim
diye düşündüm. Sözler o kadar da 'sofistike' değil ki diye düşündüm. Sonra bir daha düşündüm. Oraya hangi kelimeyi yerleştirirsiniz bilmem. Ama taa iki sene önce takside 'Olmaz' çalarken... "Daha az gülüp daha çok susuyorsun / Mucizeler nerede, kahramanım yorgun musun" derken burnumu yanımdaki dosya kâğıtlarına silmekten helak olduğumu hatırladım.
Kylie'nin numarası
Radikal İki'de, televole mevzularda
İngilizlerin de hiç fena olmadığını söyleyen bir yazı çıktı pazar günü. (Bence bu işin piri onlar; bizi 40 kere döverler.) Kylie Minogue'un poposuyla ilgili detaylar vardı yazıda.
Epeydir süren popo sevdasının farkındasınızdır; Jennifer Lopez, çeşitli ebatta Shakira ve Asena'lar, Nez... Diesel pantolonlarla en jet-set kızlarımızın
'çatal'ı başköşeye çıktı, eskiden poposunu büyük bulduğu için kazak bağlama yoluyla kapadığını düşünenler kazakları attı. Ellerini böyle belle popo arası bir yere koyarak yürüyorlar; hamile usulü!
Neyse, Kylie'ninki de ünlü popolardan. Richard Smith isimli bir muhabir saptamış; Kylie Minogue'un şovlarının çekici olmasının sebebi poposuymuş. "Her şey poposunu oynatmasında başlıyor ve bitiyor"muş. İki farklı tekniği varmış. "Birinci sallama tamamen kışkırtmaya yönelik, ikincisi ise kısa ve sert bir kalça hareketinden oluşuyor"muş. "Cardiff'teki konserde Smith'in
hesaplarına göre Minogue, 'Do The Locomotion'
single'ında 32 kere poposunu sallamış. Konserin tamamında ise tam 251 kere" diyor
İki'deki yazıda. Bir fitness uzmanının dediğine göre hanımefendinin bacak ve kalça kasları çok güçlü olmalıymış.
Okurken aklıma bu resim düştü. David LaChapelle, Amerikan Flaunt dergisine acayip bir Kylie Minogue seti çekmiş; bu baharlık popo kesitini size göstermemezlik edemezdim.
İnsanda acilen iş kırıp bisiklete binme arzusu mu uyandırıyor; kötülük etmek istemezdim.
Sevindirici taciz
Aslında üçüncü parçacık başka bir şeydi. Fakat yazıya oturduğum dakika itibarıyla omzuma bir konsantrasyon problemi tünedi. Bir cümle, bir galeta, bir balkon seferi, bir kahve, bir itiraf, bir galeta, bir cümle,
bir makine programlama, bir itiraf şeklinde gidiyoruz.
Gerçi bayat haber, herkes yazdı ama eksik kalmayayım. Biliyorsunuzdur; itiraf.com'un kitabı çıktı. Arada derede kopya çeker gibi baktığımız siteden seçme itiraflar derlenip toparlandı. 'Aşk, nefret, cinsellik, kahkaha,
hüzün, pişmanlık... Hayatın içinde ne varsa bu kitapta da o var' sloganıyla elimizin altına geldi.
Ve hayatımız bilgisayar başında geçse de, ben bir daha anladım ki, bir şeyi elimde tutup okuyunca daha iyi anlıyorum!
Şimdi ne desem boş, buraya hangi itirafı alsam, geride kalanlar daha komik. Kitap yerine, itiraf.com'un mug'ından seçtim bir tane; yeni sezon bikinilerini deneyip eve gözlerinde yaşlarla dönen bütün kadınlara ithafen: "İlk defa tacize uğradığıma bu kadar seviniyorum. İki haftalık rejimin karşılığını, bugün birden fazla kişinin laf atmasıyla aldım. O kadar sıkıntının işe yaradığına sevinmemek elde değil." (Kadın, 24, İstanbul)