Süreyya Ayhan'ın bitişi

Süreyya Ayhan'ın doping alışverişini kredi kartıyla yaptığı da ortaya çıktı ya... Yuh artık. Cehaletin bu kadarı.

Süreyya Ayhan'ın doping alışverişini kredi kartıyla yaptığı da ortaya çıktı ya... Yuh artık. Cehaletin bu kadarı.
Uluslararası Atletizm Federasyonları Birliği (IAAF) Eylül 2006'da yaptığı toplantıda, sporcu ve antrenörlerin kredi kartı ve telefonlarını yakın takibe almaya karar veriyor.
Dopingle mücadeleye faydası olsun diye, Olimpiyat, Dünya ve Avrupa Şampiyonu olmuş sporcuların, kredi kartıyla yaptıkları alışverişlerin ve cep telefonu konuşmalarının dökümleri incelemeye alınıyor.
Bu IAFF ile WADA (O da Uluslar arası Anti Doping Ajansı) ABD'de 2008 Pekin Olimpiyat Oyunları için hazırlıklarını sürdüren Süreyya Ayhan ve antrenör eşi Yücel Kop'un yaptığı harcamalara da bakıyor ve görüyor ki Yücel Kop, bir eczaneden kredi kartıyla o yasaklı maddelerden almış.
Öyle almış kredi kartıyla. Köylülüğünü, körlüğünü, kafasızlığını göstermek ister gibi. Körlemesine. Geride bir belge, kanıt bıraktığını hesaba katmadan.
Mı hakikaten? İnanılır iş değil. Teknoloji bile sayılmaz artık bu, neyin cahilliği?..
IAFF durumu WADA'ya bildiriyor. Onlar da ani bir baskınla Ayhan'dan doping örneği alıyor.
A numunesi: Pozitif. B numunesi: Pozitif. Sonuç: Süreyya Ayhan dopingli sayılıyor. Çifte kavrulmuş cehaletle, "Atletizm Federasyonu yemeğime ilaç kattı" diyor.
Sonra işte, dünkü Sabah'tan okudum, olup bitenin bu kredi kartlı doping alışverişi yüzünden tabak gibi ortaya çıktığını.
Kendini bu kadar kendi eliyle bitirene, kafayı bu kadar kullanamayana belki de hiç üzülmemeli diye düşündüm.
Sonra Hıncal Uluç'un bir ön yapraktaki yazısını okudum: 'Kitlesel bir günahın kurbanı, Süreyya!..'
Uluç, Sydney Olimpiyat Stadı'nda Süreyya'yla tanıştığı o ilk günden alıp sürükleyici bir hikâye gibi yazmış bugüne kadarki süreci. Okuması enfes. Düşününce trajik, ibretlik, zavallı bir ikili delilik.
Ben işin spor kısmında ahkâm kesemem, ama bu hoca/koca işini iyi bilirim. Çok kolay kaptırılır. Sırf ona inanılır. Teslimiyetin bir konforu vardır. Dış dünyaya kapanmanın bir saadeti, tembelliğin rehaveti. Ama işi ikili deliliğe vardırmak an meselesidir. Ediyle büdülüğün bir noktasında silkinmek icap eder. Yoksa bittin. Kaydın, eridin, gittin.
Bu acıklı 'çiftlik' halleri yıllardır sürüyor. 2004 Ağustos'u olmalı. Doping testine başkasını sokmuş, uzmanları da odaya kilitlemiş olduklarına dair iddialar çıkmıştı. Gayriprofesyonelliğin, gözü kataraktlılığın, ben yaptım olduculuğun şuursuzluğu...
Halbuki 2001'de dönemin Devlet Bakanı Fikret Ünlü, 'Ya evlenin ya da sizi ayıracağız' diye rest çektiğinde... Yok artık, demiştik, başlarına bir de bekçi diksinler.
Dönemin Gençlik ve Spor Müdürü Kemal Mutlu "Kamuoyu rahatsız olmaktadır, kendinize çekidüzen verin" dediğinde... Bu ahlakçı yaklaşımdan tiksinmiştik.
Bugünden bakınca, keşke daha fazla bekçi dikilse, çiftin içişlerine daha çok karışılsaydı. Acımasız mı, olsun, şu netlikte: Keşke 'çiftlik' zamanında dağıtılsaydı...
Basın davetleri zinciri
Bilen bilir, ben basın yemeğine, davetine katılmam. Bu kadar sene içinde istisnalarım üçü beşi geçmemiştir. Ya eskiden arkadaşım olacak (Hiçbir halka ilişkiler insanıyla iş yüzünden ahbaplık kurmam), ya hayatımda gerçekten yer bulan bir sebebi olacak...
Fakat onların da işi bu: Filanca basın davetimize gelecek misiniz?
Telefonu bizim kızlar açmışsa net biçimde, hiç bana sormadan, gelmeyeceğimi söylüyorlar, iş bitiyor. Ben biraz ezik miyim neyim, telefondaki ses tatlıysa kafadan reddedemiyor, söz vermeyeyim ama diye gekgüklüyorum.
Sonra ne oluyor? Belli ki arif değil, anlamıyor. Dahası...
E.A., dün, evde: "Sen o akşamki davete 'Geleceğim' demişsin, beni de aradılar, niye gidiyoruz ki?"
N.R., bugün, cepte: "Salı günkü basın yemeğini kabul ettim, sen de geliyorsun diye."
İki yemekten de haberim bile yok. Ellerindeki listeden aradıkları herkesi, bir diğerine yem yapıyorlar, iyi mi? Pes.