Tarihi tersyüz etmek

Okulda öğrendiklerimiz içinde bize en büyük kazığı Tarih dersi attı galiba. Yıllar geçtikçe tarihin, o yıllarda okuduğumuzla nasıl da alakası olmayan bir şey olduğunu görüyoruz.

Okulda öğrendiklerimiz içinde bize en büyük kazığı Tarih dersi attı galiba. Yıllar geçtikçe tarihin, o yıllarda okuduğumuzla nasıl da alakası olmayan bir şey olduğunu görüyoruz.
Ha, H20'nun formülünün, pi sayısının henüz değişmediği gibi, Malazgirt Savaşı'nın tarihi de hâlâ 1071. Ama tarihin, tarihler dışındaki bütün anlamı, gerçekliği değişti sanki, tersyüz oldu. Sorgusuz sualsiz kafamıza kakılanların doğruluğu tartışılıyor artık; zaferlerin hezimet, kahramanların ortalama insan, rakamların bazen numara olduğu ortaya çıkıyor. Tarihe dair kitaplar, biyografiler, araştırmalar çok ilgi çekiyor, tartışmaların ateşi çabuk sönmüyor.
Gündüz Vassaf'ın 'Tarihi Yargılıyorum' isimli kitabı da geçtiğimiz ay İletişim'den çıktı. Kitap, Vassaf'ın Harvard Üniversitesi Ortadoğu Araştırmaları Merkezi'nde ve Sofya Üniversitesi'nde düzenlenen Krimonoloji Kongresi'nde yaptığı konuşmaların birleştirilmiş ve genişletilmiş hali. Çok aydınlatıcı ve çok akıcı; heyecanlı bir roman okurmuş rahatlığında ilerliyor. Haftayı oradan pasajlarla açalım:

  • "Amerikalı psikiyatrist Robert Jay Lifton 'Ölümsüzlüğümüze inanmamızın dört yolu vardır' der. 'Kalıtımsal ölümsüzlükte çocuklarımız, torunlarımızla gelecekte varlığımızı sürdürürüz. Dini ölümsüzlükte, cennette yaşamanın, Nirvana'ya ulaşmanın vaadi vardır. Müzisyenler, mimarlar, matematikçiler buluşları, eserleriyle ölümsüzleşir. Devrimci ölümsüzlükte, hepimiz bir şeyi yapıp yapmamak, söyleyip söylememekle, tarihimizin tek tek belirleyicileri olduğumuzun bilincindeysek, ilelebet var olacağız demektir.'
    'Geleceğin tarihçileri bugünü nasıl yazacak?' sorusunun cevabı, devlet başkanlarından intihar bombacılarına kadar bireyin, tarihe geçmek, ölümsüzlük ihtirasıyla da ilgili.
    Gene de çoğumuz gündelik yaşamlarımızın girdabında anlık, geçici tepkilerle yaşamımızı sürdürürüz.
    Öyle de istenir. Çoğu zaman ancak birilerinin işine geldiğinde, çıkarları tehlikeye girdiğinde, bize tarihi sorumluluğumuz hatırlatılır."
  • "Uydurulmuş tarihlere örnek çok. ABD'de 'Şükran Günü' (Thanksgiving) bu ülkede yaşayan, her dilden ve dinden insanı bir araya getiren en büyük tatil. Kutlanan, beyaz adamlarla Kızılderililerin hasat kalktıktan sonra sofra kurmaları. Unutturulan, Kuzey ve Güney Amerika'da en az 40 milyon Kızılderilinin, kırım ve katliamlarla, 10 milyona inmiş olması.
    Kızılderili tarihi anlamsızlaştırılarak da unutturulmuş. Kızılderili isimlerine verilen yeni anlamlarla, anlamları anlamsızlaştırılmış. Soykırıma uğratılan Cherokeeler otomobil markası; Iroquisları tek bir devlette birleştiren Hiawatha, Boğaz'da seyreden ABD başkonsolosunun teknesi; Irak işgali öncesi Mezopotamya'yı yerle bir eden ABD füzeleri Tomahawk; askeri helikopterleri Apache; beyazların Boston dediği Shawmut banka. Yahudi soykırımından sonra Almanların otomobillerine, sürat teknelerine, süs köpeklerine, bankalarına Yahudi isimleri verdiklerini düşünebiliyor musunuz?"
  • 'Tarih gerçeklerden zarar görecek kimsenin kalmamasıyla gün ışığına çıkar' diye bir söz vardır. İsrailli yazar Amos Oz da 'Gerçeği gerçekler tehdit eder' der."
  • "Kimilerinin anlı şanlı diye baktığı tarihler, başka bir bakışla baştan aşağı bir suçlar silsilesi. İmparatorluklar, devletler, kahramanlar, tarihin konusu ve nesnesi olarak çalışıldığı gibi, cürüm işleyen kişiler gibi ele alınabilmeli, genişletilmiş bir kriminoloji disiplininin yöntemleriyle de incelenebilmeli."
  • "Yalanların somut temsilcisi olan kahramanlar, tutsaklık arzumuzun kanıtıdır. Özgür yaşamaya cesaret edemediğimizden, bu işi tapındığımız kahramanlara havale ederiz. Kahramanlar içimizdeki totalitarizmin karakteristik örnekleridir. Onlar aynı zamanda totaliter yönetimler için de vazgeçilmezlerdir... Totaliter bir toplum, kahramansız var olamaz. Özgür bir toplum kahramanlarla var olamaz' diye yazmışım 'Cehenneme Övgü' kitabımda.
    Galileo'nun bu konuda sözleri daha veciz: 'Ne yazık' demiş, 'kahramanlara ihtiyacı olan ülkelere'.
    Aklımda Winston Churchill var. Beş İngiliz askerinin ölümüne karşı, çoğu silahsız 7 bin Sudanlının katledildiği 1898 Omdurman Savaşı'nda, İngilizlerin olmayan kahramanlığını efsaneleştirdiği ilk kitabı 'The River War'dan (Nehir Savaşı) ölümüne kadar her fırsatta savaş kollayan, savaş çıkarmak, savaşlara katılmak isteyen Winston Churchill. Akdeniz'de bir yatta dolanırken, o zamanki İngiltere Başbakanı'nın karısı Lady Asquith manzaranın güzelliğine bakıp 'Mükemmel' deyince bakın ne demiş: 'Evet, atış menzili mükemmel, görüş mükemmel, yatta silahımız olsa şimdi ne güzel bombalattırırdım...'
    İkinci Dünya Savaşı'nda karşısına en az onun kadar savaş canlısı Hitler çıkmasa, ABD'nin savaşa katılmasıyla kazanan tarafta olduğundan şansı dönmese; İngiliz İmparatorluğu'nun en büyük yenilgisinin sorumlusu olarak, 'Churchill's Folly' (Churchill'in Budalalığı) diye bilinen Çanakkale Savaşı'yla tarihe geçecekti. (...)
    Aklımda genç Karayip Cumhuriyeti eski İngiliz sömürgesi Barbados'un başkenti Bridgetown'un merkezindeki 'Kahramanlar Meydanı'nda gördüğüm Amiral Nelson heykeli var. Üç yüz küsur yıllı sömürge tarihleri boyunca kendi kahramanları olmadığından, ama kahramanlara düşkünlüklerinden, Barbadoslular kendilerini sömürgeleştirenlerin kahramanını kahramanlaştırmışlar. Bridgetown'da aynı meydandaki saat kulesi de 1975'te buraya ilk geldiğimde Londra'daki saati gösteriyordu."
  • "Ulusal geçmişimiz biraz da birbirlerine âşık olanların yarattıkları geçmiş gibi. Tanıştığımız günü kutlayıp andıkça birlikteliğimizi pekiştiriyor, tanışmadan önceki hayatımızdan seçtiklerimizden, o güne doğru ilerleyen adımlardan oluşan bir geçmiş yaratıyoruz. Eğer olduysa, başka sevgililerin kollarında geçen mutlu anlar sansüre takılıyor. Tanışmamızın kaçınılmazlığına inandıkça, şarkısından hatıra nesnesine kadar kendimize ait bir dünya kuruyor, yeni birlikteliğimizden yola çıkarak başkalarını dost, düşman, öteki diye ayrıştırıyoruz."