Televoleli Cumhuriyet provası

Bizim evin köşesinde bir 'bıgılcı' var: New Yok Bagel Factory. Aile içinde bıgıl olarak adlandırdığımız bagel, bizim simitle açmanın çiftleşmesinden oluşmuş, bana kalsa gayet hibrit bir ekmek çeşidi.

Bizim evin köşesinde bir 'bıgılcı' var: New Yok Bagel Factory. Aile içinde bıgıl olarak adlandırdığımız bagel, bizim simitle açmanın çiftleşmesinden oluşmuş, bana kalsa gayet hibrit bir ekmek çeşidi. İçine krem peynir filan sürülüyor, başka ıvır zıvırlar da konularak yeniyor. Çok enteresan bir şey değil; sokak simidi+kaşar peynir ikilisini bin kere tercih ederim. Fakat bu bagel'ın meraklısı çok. Özellikle öğrencilik yıllarını Amerika'da geçirmiş olanlar suşi ile yaşadıklarına benzer bir aşk/özlem ilişkisi yaşıyorlar bununla da. Mesela fıkra gibi bir hikâye vardır; senelerce yurtdışında okumuş çok genç bir arkadaşımız bir gün soluk soluğa gelmiş,
"Yaaaa inanmıyorum, böyle bagel'a benzeyen şeyler satıyorlar sokakta, yuvarlar yuvarlak, üstü de susamlı" demiştir! Yemin ederim sallamıyorum, bu gerçekten olmuştur.
Mahallenin simitçisi diyebileceğimiz New Yok Bagel Factory'de genellikle dekontrakte şıklık hadisesinde zirve yapmış, tamamı Diesel gardıroplu,
'cool'un kitabını niye sanki ondan önce yazdılar diye hayıflanan, cinsel tercihi hususunda hâlâ hafiften kararsız, dolayısıyla da en bir tasarım tasarım duran ay ay ne de Newyorker arkadaşlarımız oluyor.
Bize yakışan, bizim yakıştığımız bir yer değil yani pek. Lakin eve çok yakın olması itibarıyla, kısa kahvaltı için uğranabiliyor arada. Ayrıca da çikolatalı muffin hususunda takdire şayan bir performans sergiliyorlar.
Bu pazar da, baktık ev kurumuş, baktık hava güneşli ve fakat baktık zamansal olarak su diplerinde yayılmaca durumu imkânsız, iki adım yürüyüp bıgılcıya gidelim dedik. Evden çıktık ki, aaaaa 29 Ekim provaları.
Bağdat Caddesi'ni trafiğe kapamışlar, yürüyen öğrencilere açmışlar. Çocuklar ısınıyor.
Bıgılcının bahçesine oturduk. Önümüzde ister Harlem usulü acılı, ister Yankee usulü bilmemneli bagel, elimizde Kolombiya ve Kenya kahveleri. Hemen karşı apartmanın balkonunda bir kilim, bir yolluk, bir bayrak, bir de bezden siyah-beyaz Atatürk resmi. Dibimizde 'Hazır ol' komutu veren beden hocaları, çocuklarıyla gurur duyan/gözleri dolan ebeveynler ve püfleyerek acının dinmesini bekleyen 'vatan evlatları'. Yani şahane mozaik. (Bir de çok güzel mozaik pasta yapıyorlar burada.)
Önce hep beraber İstiklal Marşı'nı söyledik. Sonra çocuklar yürümeye başladı. Erenköy Kız Lisesi, Habire Yahşi Lisesi, Fenerbahçe Lisesi... Hepsi
formalı. Bazı okullar jilet, bazılarının gömlek kolları kıvrık, kazaklar omza atılmış; okul kırmışız ve sinemaya gidiyoruz imajı. Ama hepsi formalı.
İfadeler muhtelif. Bazılarında 'Kaderde varsa süzülmek, neye yarar üzülmek' biçimi bir tadını çıkarmaya çalışma, bazılarında 'Allah kahretsin,
inşallah Kerem'lerin evin önünden geçerken gören olmaz' modeli bir utanç. Özellikle ilk sıradaki yaşını başını almış cadde kızlarında ekstra bir öfleme, pöfleme, 'Bitsin artık bu çile'...
Sonra inanılmaz bir şey oldu. Bütün New York Bagel Factory bir anda yekvücut olduk. Kenetlendik. Zıpladık. Hep bir ağızdan bağırdık: Hiiiii, televoleye bak!
Onca, yüzce formalı kızın arasında, bir tanesi, sadece bir tanesi, sanıyorum pazar günkü cadde piyasasından kaybedecek 5 dakikaya bile tahammülü olmayan bir tanesi, orada olmaktansa ölmeye razı bir tanesi, dümdüz ileri bakarak, hakikaten Çağla Şikel/Güzide Duran ötesi bir özgüvenle yürüyordu. Üzerinde ne bir ekose etek, ne bir gri süveter vardı. Gayet şık giyinmişti. Ayağında platform çizmeler, üzerinde süet ceket, omzunda kocaman bir leopar çanta, kafasında Derya Tuna'nın hastaneden çıkma kostümünü tamamlayan kocaman kasketlerden vardı. Şahaneydi!
Kızımız, bayramlıklarını giymiş de gelmişti. Bayram provasıyla, podyum provasını birlikte yapıyordu. O bir Cumhuriyet kızı, o bir televole yıldızıydı.
Nefis bir mozaik pastaydı.
O paraya sonuç bu mu?
Dün bizim gazetenin manşeti olan 30 milyarlık, elmas halhallı, özel imalat ayakkabıyı görmüşsünüzdür. Herkes ayakkabının fiyatına taktı haklı olarak.
Fakat burada iki tuhaf nokta daha var ki üzerinde durmadan geçemiyciiiiim.
1. O kadar para dökülmüş bir ayakkabıya; bari sonuç iyi olaymış. Manolo Blahnik'ten Gucci'ye cümle âlem yaptı bu taşlı halhallı modellerden, hiçbiri de bu 30 milyarlık versiyonu kadar 'ucuz' durmuyor.
2. Müşteri ayakkabıyı Elle dergisinde görüp sipariş vermiş. Ve gazetelerde gördüğümüz finale gelene kadar, imitasyon takılarla birbirine yakın 6 model üretilip amcamın beğenisine sunulmuş. Tamam, biz de gördük ayakkabı fetişisti eş dost akraba, ama bu işe bu kadar kafayı takan bir adamdansa, yüreği ömür boyu maç diye atan bir adamı tercih ederiz doğrusu.
Duygu adamı Özkan
Ruffles/Pringles/Panço vs. tüketimini azdıran Deniz Baykal-Tayyip Erdoğan buluşmasından sonra, cumartesi gecemizi de Taha Akyol'un konuğu olan Hüsamettin Özkan şenlendirdi. Heyecanlandık valla; ses verecekti.
Uzun uzun konuştu. Pek bir şey söylemeden. 68'de dans şampiyonu olduğu, eşi Çiğdem hanım 14'ündeyken ona göz koyduğu gibi hatıralar tatlıydı da, sonraki 'duygusallık'ın biraz kıvamı kaçtı. Özkan, olup biten her şeyi, tüm ilişkileri 'duygusal' oluşuna bağladı. O gün Ankara'da kar yağmıştı, çünkü Özkan duygusal bir insandı.
Bu kadardı yani. Güzel sesi vardı. Bir de hiç solmayan maskesi.