Üç bomba yarattınız, tebrikler...

Dünkü gazetelerde haberi okumuşsunuzdur belki. İkisi 16, biri 15 yaşında </br>3 öğrenci, başka çocukların parasını gasp etmekten mahkûm oldu.

Dünkü gazetelerde haberi okumuşsunuzdur belki. İkisi 16, biri 15 yaşında
3 öğrenci, başka çocukların parasını gasp etmekten mahkûm oldu.
Olay mart ayında Adana'da gerçekleşmiş. Bu üç 'Natural Born Killers' edalı velet, iddiaya göre neşter tehdidiyle öbür çocukların 'servet'ine ortak olmaya kalkışmış.
Dört öğrencinin toplam 1 milyon 300 bin lirasını almışlar. Dikkatinizi çekerim; iki otobüs biletine bile tekabül etmeyen bir paradan bahsediyoruz.
Bunları savunacak değilim. Aksesuvar olarak neşter kullanmak, pek hoş bir davranış değil. Yani paraları zorla alınan çocukların olup biteni hoplayarak ve grapon kâğıtlarından fener yaparak kutladıklarını sanmıyorum.
Bu veletlerde bir arıza, vahşilik, ciddi miktarda serserilik olduğu tartışılmaz. Ama yaşlarını tekrar edecek olursak, ikisi 16, biri 15. Yani hepimizin şuursuz olduğu, o zamanlar yaptığını bu zamanlar utançla andığı yaşlar. Hayatın en trajik, en baş etmesi zor yılları.
Şimdiiii... Yaklaşık 7 aydır tutuklu yargılanan bu ilköğretim öğrencisi sanıklar, evvelki gün 23'er yıl hapse mahkûm edildi. İki otobüs bileti bile alınamayan bir parayla, 23 yıl hapis cezası alınabilmesi ne şahane bir ironi!
Kanunlar filan var tabii hayatta, anlıyorum da... Bu çocuklara bu yaşta böyle bir 'ödül' vermek, o çocukların başka yaşlarda neştersiz, bisturisiz, bıçaksız, silahsız sokağa çıkmayacaklarını da garanti altına almak anlamına geliyor.
Şu anda büyük ihtimalle iyileştirilebilecek bir serserilik seviyesindeyken, ('biraz sevgiyle' filan diye işi Ayşe Özgün/Suna Tanaltay kıvamına getirmek istemem ama)
böyle bir cezayla onları potansiyel bomba haline getirmiyor musunuz? Topluma üç adet canavar armağan etmiş olmuyor musunuz?
Artık ne diyeyim; hayırlı olsun!
Dizimde bir kabuklu ceviz
Hakikaten kurşun yemek istemiyorum ayağıma, bunun üstüne ısrarla basayım. Çünkü zaten sağ ayağımın üstüne ısrarla basamıyorum.
Arkadaşlar, siz benim bu satırları ne acılar içinde yazdığımı bilmiyorsunuz tabii. Halbuki benim şu anda bir adet sağ diz kapağım var ki, valla hepinizinkini döver. Maşallah, üzerinde bir kabuklu ceviz kütlesi.
Olaylar şöyle gelişti:
Çarşamba akşamı Babylon'un sezon açılışı vardı. Nicola Conte diye bir DJ getirmişler. (Bu akşam ve yarın akşam da Mich Gerber var; fırsatınız olursa bir bakın.)
Neyse, biz önce Babylon'a gittik. Fakat baktık ki, kulaktan kulağa oynamak yoruyor. Çıkıp civarda biraz dolandık. Gramofon, evini Coco Palace'a açıp Coco Gramofon oldu; ona şöyle bir baktık.
Sonra Kumbaracı yokuşundan inip Kumbaracı Han'ın üstüne çıktık. Ruhumuzu şehrin en şahane manzarasına teslim ettik.
Burası Leb-i Derya. Ve de hakikaten teslim alan bir manzara.
Sarhoş eden. Dengeyi bozan. Düşüren!
Sen ayağında 45 santim topukla o yokuştan sağ salim in, sonra düz yerde yere kapaklan. Olacak iş değil ama oldu.
Cem Sancar'ın özel diz kapağı buzu takviyesi ve mutfaktan gelen o büyüleyici kestane parçacıklı 'Şımarık Âşık' tatlısıyla acım bir nebze olsun hafifledi tabii.
Ama diz kapağımın görsel hali, birkaç gün daha şımarmamı şart koşuyor!
Siz de son ılık sonbahar gecelerinden birinde Leb-i Derya'da şımarınız. Tavsiyem budur.
İktidarın çöküşü
Şimdi bu satırlar bana GS'li üst kat komşularımın gazabı/azabı şeklinde döner mi, bilmiyorum. Mesela Çiko'ya 'Yavrucum, şimdi gidiyorsun ve paspaslarına itinayla yapıp geliyorsun' direktifi verilebilir. Ya da 'Bunların tepesinde artık ömür boyu topuklu terliklerle yürünecek ve parkeleri süsleyen küçük halılar da kıldırılacak ki topuk sesi, düşman kulakları iyice püskürtsün' andı içilebilir.
Ama ben de onlara bir Cem Uzan repliğiyle cevap veririm: Durdura-mazzzsınııııııız!
Daha önce de defalarca ifade ettiğim gibi ben aslında Beşiktaşlıyım. Fakat gençliğimin geçtiği evler ve nikâh cüzdanımın cilveleri itibarıyla da Fenerbahçe'ye göz kırpar bir halim var.
Haftada bir düzenli olarak Fenerbahçe Stadı'nı ziyaret ediyorum. Gerçi maç için değil, haftalık buzdolabı organi-zasyonu amaçlı oluyor bu geziler; stadın içindeki Migros her derde deva. Ama bu sayede bir gönül bağı da kuruluyor Fener'le aramda.
Şimdi Fener sempatisi, aynı zamanda da Galatasaray antipatisi demek, malum. Öyle 'evimin direği' ölçüsünde fanatik olduğum söylenemez ama Galatasaray'ın Barcelona yenilgisi hakikaten benim de içimde sevinç tomurcukları açtırdı.
Galatasaraylı futbolcularla bir alıp veremediğim yok; hani nasıl derler, onlar da insan evladı! Ama o 'imparator'ları var ya, o kendisinin de bir 'insan evladı' olduğunu unutup Tanrılar katına yerleşmeye karar verdiği günden beri, ki epey oluyor biliyorsunuz, benim ruhumda, kalbimde, bağırsaklarımda, her bir uzuv ve hücremde bir 'yeter ama' tepkisi artı 'görse gününü' arzusu.
Bu hislerimin, dünyanın en kötü kalpli canlısı olmamdan kaynaklandığını hiç zannetmiyorum. Sırf Fatih Terim'e duydukları tepki yüzünden, bu sene Galatasaray'ın şampiyon olmasını istemeyen Galatasaraylılar tanıyorum. Ve
hiçbiri de sapık/katil/ mazohist değil.
O bir imparator.
O bir insanüstü güç.
O bir yüce varlık.
O bir tanrı.
Hayır değil.
O sadece bir Fatih Terim.
İyi hoca olabilir. Tamam. O zaman da o sadece iyi hoca.
İşte o yüzden Barcelona yenilgisi sonucunda Terim'in yaşadığı karizma ufalanmasına bayıldım. Havalı gardırobunun İtalyan unsurlarından uzak, bir adet terli gömlekle kemkümlediği, lafı ağzında gevelerken diliyle dişlerinin arasına sıkışmış lokmaları temizliyor gibi dudak/
ağız/çene mimikleri/tikleri yaptığı dakikaları ilgiyle izledim.
Şimdi ayağıma kurşun yemek istemem ama bir Tanrılar katı sakininin, neticede insan olduğunu hatırladığı bu dakikaların iyice zevkini çıkardım.