Veda

Geçen pazar sabahı gazeteleri yaymış kahve içiyoruz; telefon çaldı. Acı acı mı, bilahare göreceğiz.

Geçen pazar sabahı gazeteleri yaymış kahve içiyoruz; telefon çaldı. Acı acı mı, bilahare göreceğiz.
Benim evdeki görevlerimden biri de santral memureliği. İster zeytinyağlı dolma yapıyor, ister kurbanımızın kollarını, bacaklarını, her bir uzvunu teker teker folyoya sararak buzluğa kaldırıyor olayım (her iki işlemin de aynı zorlukta olduğunu söylemek istiyorum,
anneme gönderme babında), telefon çaldığında,
şöyle bir ses de geliyor beraberinde: Telefon çalıyoooooo.
Demek istiyorum ki, ben açtım.
Yaşlı bir hanım. Kibar bir ses. Rahatsız ettiği için defalarca özür dileyerek kuzenimin telefonunu istedi.
Telefon yeni değişti. Ezbere bilmiyorum. Ama bilsem de vermem. Bu tip durumlarda karşıdakinin telefonunu alır, aranana verir, aradan çekilirim.
İstanbul dışından arıyordu. Adını ve özellikle soyadını söyledi. Tanımıyordum. "O anlar" dedi. Bizim eski nikâh davetiyesini ne kadar beğendiğini, nikâh şekerini hâlâ sakladığını söyledi. Mutluluklar diledi. Birbirimizi sevdik. Herhalde uzak bir akrabaydı.
N.'yi aradım. "Şekerim" dedim, "seni biri aradı." Bir kâğıdın kenarına yazdığım ismi okudum. "A, a" dedi. Uzun bir aaa değil. İki küçük a.
"Kim o biliyor musun? Ö.'nün annesi. Ama beni niye arıyor ki? Hem telefonu niye senden alıyor ki?"
Ö. eski sevgiliydi. Ayrılalı bir yıla yakın olmuştu. Ama arada telefonlaşılıyordu.
10 dakika sonra aradığında sadece yutkunma sesi çıkarabiliyordu N.
Ö., ölmüştü.
Darmadağın olduk. 38 yaşındaydı. Hayatta tanıdığımız en sağlam, en sağlıklı
adamdı. Hiç hasta olmazdı. Her sporu yapardı.
Herkes ölür, o ölmezdi. Halbuki bir kalp kriziyle her şey çok kolay olmuştu.
"Ne zaman olmuş, biliyor musun" diye hıçkırdı N., "19 Mayıs'ta. Aynı tarihte." Hayatından bir eski koca, iki de eski sevgili geçmişti. Ve o iki eski sevgili de
-sadece verem eden kötü aşk romanlarında olmuyormuş demek- aynı tarihte ölmüştü. Biri geçen ay, biri 5 yıl önce. Biri kalp krizi, diğeri trafik kazası ile. Küt diye. Aynı tarihte. 19 Mayıs'ta. Bayram hediyesi niyetine.
"Bir daha hiçbir erkeğe elimi değdirmeyeceğim" dedi N. Çok ağladı. Ağladık. Eşe dosta anlattık.
"Keşke hiç haber vermeselermiş" dedi bir erkek arkadaşımız. "Hissiz" dedim. "Tam tersi" dedi. "Bitmiş bir ilişki. Belki bir daha zaten konuşmayacaklardı. Belki kızacaktı
ama bu kadar üzülmeyecekti."
Çok üzüldü, evet. Ö.'nün annesinin "Sizi çok sevdi. Hep başka bir yere koydu. O yüzden bilmek hakkınız" dediğini her tekrarladığında, daha mı çok üzüldü, yoksa her kadının duymayı hep delice arzuladığı şeyleri, iş işten geçtikten sonra duymuş olsa bile, bir lokmacık rahatladı mı, bilmiyorum. Ama içi kıyıldı, o kesin.
Haber vermemenin paklık olduğunu tekrar etti durdu o erkek arkadaşımız. Olsun, dedim, ben bilmek isterim. Bilmek hakkım. Böyle de bir şey var: O kadar şey paylaşmışız, bilmek hakkım. Gerekirse bütün iç organlarım kokoreç gibi kıyılsın, bu hakkımdan vazgeçmem.
Bilmiyorum işte. Acıklı bir pazar yazısı oldu. Yarın şenliklerle devam edeceğimizi umuyor, şimdi maça bağlanıyorum.