Yalanın böylesi

En son ne zaman aslında hiç haz etmediğiniz birine, sen benim bir tanemsin muamelesi yaptınız?

En son ne zaman aslında hiç haz etmediğiniz birine, sen benim bir tanemsin muamelesi yaptınız? Görmeye tahammül edemediğiniz bir başkasına ballandıra ballandıra onu ay ay nasıl da özlediğinizi anlattınız? Son olarak ne zaman kucaklaşırken havayı öptünüz ya da yanağınıza bir dudak değmesini beklerken
'mucuk' sesiyle yetindiniz? Ya da tam tersi asker usulü kucaklaşıp dakikalar boyu tekvücut olmuş ayrılamazken içinize girmiş kötü ruhun 'Geber inşallah' bedduasını bastırmaya çalıştınız?
Kendi dünyanızda olmasa da böyle haysiyetsizlikler, çok mu ağır buldunuz, peki hadi ikiyüzlülükler, evvelki gece televizyon karşısında bunların onlarcasına şahitlik etmiş olabilirsiniz. Bütün evlerin pencerelerinden Uludağ kartpostalı benzeri manzaraların seyredildiği cumartesi gecesi, gelmiş geçmiş bütün BBG'ciler Uludağ'da bir dağ evinde tekrar beraber yaşamaya başladılar. Sakız misali uzayan bir hikâyenin son ayağı olarak.
Bizim de oluyor mecburen arada idare etme durumlarımız ama bu kadarı...
Yeni eve o ilk yerleşme anını gördünüz mü bilmiyorum. Azami yapaylıktaki sevgi gösterileri ve buram buram riya kokan haller vahimdi.
Şimdi işin ucunda bir araba var. Ama olmasa da, yarışmacılar başta konan kurallara göre bu badireyi de atlatmak zorundalar; yoksa hatırı sayılır tazminatlar söz konusu. Yani ne kadar tahammül edemeyecek durumda da olsan, oyunun kuralı gereği, edeceksin. Ama şartların bu olduğunu tüm yarışmacılar ve tüm izleyiciler bilirken (ki siz biz hepimiz,
hiçbirimiz hıyar değiliz) birbirini bir kaşık suda boğmak istediğini tahmin ettiğimiz şahsiyetlerin, dostluk arkadaşlık kardeşlik teranesi komik oluyor.
Hele bu dağ evine kendi inisiyatifleriyle ve ah ah nasıl da eğlenmek için geldikleri iddiaları... Hayır, mecbur oldukları için geldiler. Sonuçta prensip abidesi Eray da, 'Ruhuma sahip olamazsınız, asla' rolündeki Edi de, 'İşte kuzu kuzu geldim' nakaratıyla Tarkan'a vokal yapmak durumundalar. Ve tabii ki en ufak bir şüphemiz yok, sadece o ikisi değil, hepsi birbirlerini özetle öldürmek istiyorlar. Kolay gelsin.
Baba saplantısı
1960'larda bir kuaför imparatorluğu kuran ve alanında hakikaten marka olan (Beatles ve Twiggy'nin de kuaförüymüş, anlayın artık) Vidal Sassoon'un kızının cesedi bulunmuş Hollywood'da. Model ve aktrist de sayılan Catya Sassoon'da içki, uyuşturucu, lezbiyen ilişkiler, bu yolların vazgeçilmezi olan tecavüz, yine bir klasik olan babanın arkadaşlarıyla mıncık makarna hadiseleri, ne ararsanız varmış. Catya hanım, sürekli
babasının ilgisizliğinden ve sevgisizliğinden
yakınıyor, hatta "Vidal Sassoon olmayı biliyor ama baba olmayı bilmiyor" diye yaşlı ve huysuz kaynana tonlarında söyleniyormuş.
Ama öldüğünde 'yaşlı' demek için 'erken', baba sevgisi dilenmek için ise epey 'geç' bir yaştaymış, 33'ünde...
Küçük kızların, büyük kızların, bütün kızların babalarıyla sorunları olduğunu biliyoruz. Geçen sene, sözde gizli tutulan ama büyük patırtı kopartan, çok özetle sosyetik grup terapisi diye tanımlayabileceğimiz 'Prizma'ya katılan bir arkadaşımız, laf arasında anlatmıştı: Toplu seanslardan birinde herkesi eşleştirip
'Şimdi karşınızda-kinin babanız olduğunu varsayın' dediklerinde istisnasız bütün kadınların karşısındaki 'sözde baba'ya hıçkırarak ve böğürerek 'Ama sen beni sevdiğini hiç göstermedin' kıvamında seyreden
çok ciddi birer boşalma yaşaması tesadüf olabilir mi?
Tamam biz de biliyoruz o Freudyen numaraları ama artık 33 yaşına gelmişsin, babandan ne istiyorsun ey Catya! Ama Ebru Gündeş'inden Güzide Duran'ına hemen her ünlü kadının televizyon ekranlarında babasal sorunlarla başgösterdiğini hatırlarsak... Bütün o geçen yıllara rağmen kadınların baba saplantısı yoksa hiç geçmiyor mu?
Daktilo
Şimdi düşününce dehşet verici geliyor ve de beni 56 yaşında zannetmenizi istemem ama bizim lisede seçmeli bir daktilo dersi vardı! Hepimiz seçmiştik nedense; ileride bir fayda getireceğini düşünmüşüz herhalde! Nereden çıktı şimdi bu daktilo muhabbeti derseniz, çok yıllar önce, 1714'te ama tam da bugün, 7 Ocak'ta bulunmuş daktilo; her ne kadar artık tedavülden kalksa da, hürmetle anıyoruz. Ve kar, kış, kasvet artı derin boğaz ağrıları eşliğinde evde geçirilen üçüncü günün ortasında artık ne kadar CD varsa elden geçirmiş olmanın gururuyla Kalan Müzik'in Arşiv Serisi'nin 'Kantolar'ından
'Daktilo'yu koyuyoruz. Cümbüş Mehmet'in bestesini Seyyan Hanım söylüyor. Asıl şan şöhreti tangolarla yapan Seyyan Hanım'ın plak şirketinin
ısrarıyla böyle 'hafif' parçalar okuduğu ve bu aktivitesini sonradan hatırlamak bile istemediği rivayet olunuyor. Kantolarda amaç günün modasını yakalamakmış ve burada amaca epey yaklaşıldığını söylemek mümkünmüş, öyle yazıyor CD'nin kitapçığında. (Malum, o zamanlar sekreterlik epey yeni bir meslek ve de adına 'Daktilo' deniyor.)
'Hava' ne demek?
Havanın toparlanacağına dair olan inancımı yitirme arifesinde, veletlerin tanımlarına devam ediyorum; yine tashihlere dokunmadan...
'Örneğin defteri salladığımızda bize hava gelir. Defteri salladığımızda içindeki güller uçar.' (Yasemin, 9) 'Hava bizim göremediğimiz, tutamadığımız havadır. Hava çok iyi şeydir. Örnek: Havada kuşlar, kargalar, baykuşlar vb. hepsi havada uçarlar. Kuşlar havada uçmasaydı zaten havada duramazlardı.' (Naile, 10) 'Hava içimize dışımıza giren çıkan bir madde. Örneğin: Dünyamızda soluk alıp vericek bişey yok. Eğer havayı getirirlerse işte havayı bulurlar.' (Kurtuluş, 9)
'Beyaz bir şey
havada giderse ona hava denir.' (Mehmet, 11)
'Hava yukarda olur. Terleyene hava getirir. Bize de getirir.' Ertuğrul, 10)