Yasemin'in 'meddücezir' manzaraları

Yaş olarak Kemal Derviş'e uzak, Erol Derviş'e</br>yakınız.

Yaş olarak Kemal Derviş'e uzak, Erol Derviş'e
yakınız. Ama babayla oturup dertleşebilir,
oğulla ise en fazla havaların da ısındığını konuşabiliriz. Başka bir dil kullanıyor; bize çok uzak.
Yasemin Kozanoğlu da mesela, benim çok zor iletişim kurabildiğim bir gruba dahil. En azından şimdiye kadarki konuşmalarımızda birbirimizi anlamamız mümkün olmadı. Saat 15.06 itibarıyla söylediğini 15.08 itibarıyla
yalanlaması bana korku tünelindeymişiz hissi veriyor ve kaldıramadığım kadar sürreel geliyor.
Son günlerde Kozanoğlu-Derviş cephesindeki gelişmeleri, bilmem takip ettiniz mi?
Yasemin ayrıldıklarını, ayrılmadıklarını, iftiraya uğradığını, barışmadıklarını ve barıştıklarını söyledi sırayla. Bu arada da Derya Danacı isimli bir şahsiyetle teşhis edildi.
Böylece televizyon ve gazeteler kanalıyla hayatımıza giren Danacı, Kozanoğlu'nun yarattığı kimim/neyim/nerdeyim efektinin kırkla çarpılmış hali gibiydi. Mesela geçmişteki uyuşturucu patırtılarıyla ilgili olarak, sadece bir adet ecstasy aldığını, ertesi gün ecstasy'nin yasaklandığını,
o yüzden de ceza çektiğini söyledi. Hadi inanmış gibi yapalım.
Sonra üç kişiyi öldürdüğünü hatırlattılar.
"Evet ama meşru müdafaadır, cezamızı da çektik, başka da bir yanlışımız yoktur" dedi.
Kesinlikle inandık!
Dünyanın en kolay rejimi
Hani sağını solunu bilemeyenler vardır. Bakarsınız havuz problemlerine ve hayatın diğer tüm meselelerine sizden çok daha hâkimdirler ama '200 metre sonra sağa dönüyorsun' cümlesi onlar için bomboş bir konuşma balonudur.
Montignac'ı anlayanlar ve anlamayanlar diye de ikiye ayrılabiliyor insanlar. Yani işin mantığını kafasında hiçbir yere oturtamayan son derece zeki tipler var. Önce dalga geçiyor zannediyorsunuz ama hayır. Hakikaten anlayamıyor.
Şimdi baştan alayım. Son aylarda 'Shallow Hal' filmindeki Gwyneth Paltrow'la boy ölçüşür hale geldim. Aynen Rosemary gibi oturduğum koltuğu kırabilecek, havuza atladığımda çevrede sel felaketine sebebiyet verebilecek vaziyetteyim. (Gwyneth'in 'ağır'lığına karşılık film pek zayıf bu arada.)
Bu duruma bir dur demek gerekiyordu tabii. Bu 'dur' emrini aslında bir sene önce falan vermek lazımdı ama biliyorsunuz bu tip durumlarda beyin bazen devre dışı kalmayı tercih ediyor.
Neyse ev halkıyla birlikte, nefes alabilen normal insan ölçülerine gelmeye ant içtik. Fakat sabah kalkınca 26 öğünlük program yapan bir ruh ve fil midesiyle, kibrit kutusu kadar beyaz peynir türü rejimlerle baş edemeyeceğimiz aşikârdı. Haliyle Montignac'da karar kıldık.
Montignac'ın da türlü atraksiyonları mevcut tabii ama basite indirgediğimizde ortaya tek bir formül çıkıyor: Öğünlerde proteinlerle karbonhidratları karıştırmayacaksın.
Yani mesela tavuk ne? Protein. Pilav ne? Karbonhidrat. Demek ki tavuklu pilav yasak. Ama koca tavuğu, yanında kâselerce yoğurt ve
şehvetli bir peynir tabağı eşliğinde tüketebilirsin. Çünkü bu durumda hepsi
protein. Ayrıca sebze her iki kategoriyle de gidiyor.
Bacaklarının kusursuzluğuyla ünlü bir arkadaşımızın gözümüzün önünde 24 kilo vermişliği var bu sistemle. Başka bir arkadaşımızın ise yine Montignac yapıp 15 adet kilosuyla vedalaştığı zaman diliminde ben bir porsiyon iskender yerken karşımda dört porsiyon soslu, tereyağlı lakin PİDESİZ iskender tükettiğini hatırlarım.
Şimdi benim gibi IQ iddiası olmayan bir beyin bile bu durumu idrak etmişken, içlerinde endüstri mühendisliğine bilmem kaçıncı olarak girmiş bir küçük dâhi de bulunan eş dost akrabadan şöyle laflar duyuyorum: Ama etle ayran içmişsin olmaz ki... Aaaa, yumurtayla salata yedin, bozuldu. Yoğurtla makarna uyuyor tabii di mi?
Önce sinirlendim. Dalga geçiyorlar zannettim.
Ama hayatta tanıdığım en zeki kadınlardan biri olan M., geçenlerde gözlerinde yaşlarla itiraf etti: 'Beynimin orasında perde var sanki. Hangisi hangisi anlamıyorum. Şimdi ekmek protein mi?'
Bu tip bir 'perde'niz yoksa, hakikaten dünyanın en rahat diyeti Montignac. Zaten bütün esprisi diyet gibi olmaması. Mesela peynirli makarna yiyemezsiniz ama makarnaya ekmek banabilirsiniz!
'Gürültü'lü gelişme
Gürültü çiftinin evlilik tarihinin hafızamda çok ayrı bir yeri var. Bizimkini unuturum, onlarınkini asla. Siz de hatırlayacaksınız; 8 Mart Dünya Kadınlar Günü'nde Mehmet Ali Gürültü ile evlenen Arzu Gürültü, nikâh tarihlerinden hareketle kadınların çiçek olduğunu düşüneceğini varsaydığımız eşinden feci bir dayak yiyerek, imzayı attıktan sadece saatler sonra kendini polise atmıştı.
Sonrasında işin içine karışan maddi hikâyeler
ve suçlamaları gazetelerden takip etmiştik. Arzu Gürültü, 'takı yerine alçı takan' bir erkekle evli kalamazdı; kesin kararlıydı. (Böyle bir mücevher merakı ayağı da vardı gürültülü 8 Mart aktivitesinin.)
Dünkü gazetelerde gördük ki A.G. boşanma davasından vazgeçmiş. Şimdi birçoğumuz diyeceğiz ki beni öyle tanınmaz hale getiren adamı ben hayatta tanır mıyım... Ama işte her evliliğin/ilişkinin de kendi dengeleri olduğuna ilişkin bir gerçek var. Geçen haftaki Bedri Baykam patırtısında Baykam'ın eşi Sibel'in dediği gibi sabah soğuk bir günaydın yüzünden eşinizden boşanabilirsiniz ama kendini biriyle yatakta bulduğu söylentileri sebebiyle boşanmayabilirsiniz.