'Yastık meleği' sizin olsa, ne karar verirdiniz?

Yılın ilk yazısının böyle ayrıcalıklı bir güne denk düşmesi pek şık </br>ama bir yandan da el kol karıncalandırıcı. Sıradan bir gün sahne almak başka, Nobelli assolistin altında çalmak başka. Hadi bakalım.

Yılın ilk yazısının böyle ayrıcalıklı bir güne denk düşmesi pek şık
ama bir yandan da el kol karıncalandırıcı. Sıradan bir gün sahne almak başka, Nobelli assolistin altında çalmak başka. Hadi bakalım.
Daha geçen hafta İtalyan şair Piergiorgio Welby'nin durumu sebebiyle bahsi geçmişti; ötanazi, hastalıklı biçimde ilgi duyduğum bir müessese.
Kas erimesi sebebiyle dokuz yıldır solunum aletine ve yatağa mahkûm biçimde yaşayan Welby, ötanazi mücadelesini kazanmış ama Katolik kilisesi dini törenle gömülmesine izin vermemişti. Papa 16. Benedikt de, hayatın kutsal olduğu ve onu ancak verenin aldığı doğrultusunda bir konuşma yapmıştı...
Bu da bizi mevzuyla en doğrudan alakalı filmlerden biri olan 'İçimdeki Deniz'e sürüklemişti. O 'deniz'deki o soruya: Yaşamak bir hak mıdır, mecburiyet mi?
Seyretmeyen/okumayan varsa hap niyetine:
Alejandro Amenabar'ın o filmi, gerçek bir hayata dayanır. Ramon Sampedro, 20'li yaşlarının ortasında, son derece sağlam bir sporcuyken feci bir kaza geçirir, boynundan aşağısı tutmaz hale gelir, 30 yıl kadar bu durumda yaşadıktan sonra da bir tek noktaya kilitlenir: Ötanazi hakkını kazanmaya.
Bu süreçte hayatına giren iki kadın, bir soruyu daha getirir akıllara ve tırnaklarıyla kazır:
Onu gerçekten seven, onu en çok seven kadın, bu hakkına kavuşmasında destek olan mıdır?
Hayata dair böylesine evet/hayır kararlar, korkunç şeyler. Ama Oscar Wilde'ın 'Reading Zindanı Baladı'ndaki tüm metaforundan, göndermesinden, süsünden, püsünden temizlediğimizde; en düz haliyle de belki 'Herkes sevdiğini öldürür'. Acı vermek için değil, bu defa acısını almak için... Belki sevdiğin adam, belki sevdiğin bebek, başka başka gerekçelerle, belki kendine 'onurlu' bir son istiyor diye, belki senden sonra iyi bakılmaz diye...
'Yastık meleği' vakası da akıllara bunu düşürmüyor mu? ABD, Seattle'da yaşayan Ashley dokuz yaşında ama zekâsı üç yaşında, yürüyemiyor, konuşamıyor, durumunun değişmeyeceği de kesin görünüyor.
Bunun üzerine Ashley'nin ailesi çok tartışılan bir karar veriyor: Hiç kımıldayamadığı, yastığın üzerine konduğu zaman orada kaldığı için 'yastık meleği' adı verilen bu bebeğin büyümesini durduruyor. Sürekli hormon tedavisi uygulanıyor, birtakım ameliyatlar yapılıyor, göğüslerin gelişmesi engelleniyor, rahim alınıyor...
Böyle sıralandığı zaman kulağa korkunç geliyor ama çok ağır derecede engelli çocuğu için, "Benden sonra ne olacak" kaygısı taşıyan anne-baba sesi duymuşluğunuz yok mu hiç?
Ashley vakası günlerdir bütün gazetelerde tartışılmakta: Etik mi, değil mi? Doktorlardan uzman görüşü alınıyor, Türkan Sabancı "Hamileyken bilsem aldırırdım ama büyümeyi durdurmak insan haklarına tecavüz" diyor...
Ashley'nin ailesinin durumu ne kadar tartışmalı olsa da, bazılarına şeytanca, gaddarca, hunharca görünse de, çok da emin değilim ama sanki bana insani geliyor.
Çaresiz bir anne-babanın, çocuğunu, ileride başına gelecek kötülüklerden koruma çabası gibi. Acı çekmesini engellemek, azaltmak, durdurmak için, o en çok sevdiğini durdurmak gibi. Bir yanıyla çok ürkütücü, bir yanıyla çok anlaşılır geliyor. Allah herkesi böyle bir karardan korusun.
'Beynelmilel' bir ironi
Cuma gündüz saatlerinde Kim Ki-Duk'un 'Zaman' filmine bilet almak üzere Beyoğlu Alkazar'ın gişesine eğilenleri komik bir cevap bekliyordu: "Daha filmin kopyası elimize ulaşmadı, bekliyoruz, 21:30'a inşallah!"
Mesela 1982'de Adıyaman'da rastlanabilecek bu cümle, isabet
oldu, bizi 'Beynelmilel'e yolladı.
O dönemi üstüne daha da yük bindirip ağırlaştırarak, kasvetini katmerlendirerek anlatan hikâyelerin tersine, 'Beynelmilel' şahane ironi yaparak, gayet güzel dalgasını geçerek, ama cıvımadan, tatlı-içli hicvediyor.
Cezmi Baskın, say neler yapmış deseniz sayamayacağım biri. Bu filmde görüyoruz ki çok imkânlı bir yüz, çevresinde ne hikâyeler döndürülebilecek bir burun, ama sadece ondan ibaret de değil. Diğer her şeyi doğal biçimde gölgeleyecek o burun, biraz yukarıdaki iki adet küçük kısık gözün hüznünü, neşesini, çaresizliğini, şaşkınlığını örtemiyor.
Meral Okay (ki projenin koordinatörü ve filmin annesi bir nevi), 'İkinci Bahar'ın Kasap Melahat'i olarak oyunculuktaki o kendiliğinden, oynamaz gücünü yıllar önce zaten ispat etmişti ama buradaki turkuvaz taytlı, leopar üstlü komikliği de, Dilber Ay ve Özgü Namal'la hasbıhaldeykenki light bilgeliği de çok hoştu.
Özgü Namal ne kadar yetenekli. Ve ne kadar güzel, ne kadar bebek. En büyük şanssızlığı, 'Kurtlar Vadisi' çıkışı olsa gerek. Orada canlandırdığı karakteri de, sonra o rolü tuhaf biçimde kuşanmasını da, duyuyorum ki maalesef tek itici bulan ben değilmişim. Daha ısınacağımız bir işle parlasaymış, çok belli ki çok severmişiz. Bu filmin en büyük sürprizlerinden biri bu oldu: 'Beynelmilel'den Özgü Namal'ı sevmiş biçimde çıkmak.
Bir ters 13 düz!
Prof. Dr. Ünsal Oskay, bayram boyunca Vatan gazetesine verdiği uzun röportajla, kadın-erkek, aşk, iktidar, ülke meseleleri, her alanda bizimleydi. Nereden okuduğunuza bağlı olarak, Ünsal Hoca yine çok verimliydi:
"Tabii adamlar da normal parayla kurabilecekleri ilişkilerden tatmin olmuyor. Çünkü parayla kurulan her ilişkide adam sadece o ünlü kadını düzmüyor. Rakiplerini de düzüyor. Siz kimi düzüyorsunuz? Karınızı. Tüh Allah belanızı versin. Ben kimi düzüyorum? Gecesi 15 milyar olan orospuyu. Orospu sağlam para. Evdeki bozuk para. Hayat erkek egemenliğine dayandığı için şunu da söylemek son derece mümkün; erkekler kadın peşinde koşarken, kadını avlamaya çalışırken esas gözündeki av onun yanındaki kıskandığı erkektir. Kadın hiçbir zaman önemli değildir. Erkek arkadaşını gölgelemek, arkada bırakmak için onun karısını düzmek ister... Aslında erkek erkeği düzer. Eski Atina'ya bakın; neden savaşçılar sürekli beden eğitimi yapıyor? Neden akıllarından çıkmıyor erkek düzmek? Ama sıradan erkeği değil, savaşta esir düşmüş Likya Prensi'ni düzmek. Neden? Çünkü erkek erkeği düzdüğü vakit katmerli zevk alıyor. Gücünü herkese kanıtlıyor. Kendi varlığını kanıtlıyor... Dört duvar arasına koyduğu karısını almak da kolay, yaşamak da kolay, düzmek de kolay... Bürokrasiye bir bakın, en yukarıdaki kesimler asla başka kadınlara meraklı değildir. Sosyal statüleri bakımından alttakinin değil, üsttekinin karısını düzme çabası vardır. Onun derdi genel müdürün karısını düzmek değil, dolaylı olarak başındaki genel müdürü düzmektir. Bu da çok bilinen bir şeydir..."