Yeni dönem

Sadece Cumhurbaşkanlığında ve hükümette değil, mevsimde de yeni dönem. Yaz bitti. Nereden anlıyoruz?

Sadece Cumhurbaşkanlığında ve hükümette değil, mevsimde de yeni dönem. Yaz bitti. Nereden anlıyoruz?
Beş günlük su biriktiren yağmurdan mı, değil, ne selli temmuzlar gördük, başka iki sebepten:
1. Yaz başından beri Radikal Cumartesi kapağında bize refakat eden sürmanşet 'Coppertone' ilanı bu hafta veda etti.
2. Haftaya bienal başlıyor.
Ve İstanbul'da onunla omuz omuza ilerleyecek 40 çeşit sergi.
Bir evvelki bienalden, yani 2005 eylülünden, hayat boyu unutmayacağımdan emin olarak en net hatırladığım, Deniz Palas'taki Safiye Behar'dır. Deniz Palas Apartmanı bir kere, manzarasıyla, yüksek tavan ve pencereleriyle, birbirinden geçmeli odalarıyla, kucağındaki işler kadar kendi de bir şeydi. Phil Collins'in (şarkıcı olan değil) 'Gerçeğin geri dönüşü' projesini hatırlıyorum mesela oradan, Collins'in reality show kahramanlarından Meral hanım, nefessiz/essiz saatler boyu sürdürebildiği röportaj performansıyla çok deliydi.
Ama Safiye Behar. İlle Safiye Behar. O, Deniz Palas'ın kimselerle kıyas kabul etmez en müstesna sakiniydi.
Safiye Behar'ın, 1890'da Pera'da doğduğu söyleniyordu. Musevi bir bar sahibinin tek kızıydı. Genç yaşta politik tartışmalara bulaşmış, Marx'ı filan hatmetmişti. Zaman içinde kuvvetli bir kadın hakları savunucusu, özgürlük mücadelecisi, Chicago'da saygın bir sendikacı olmuştu. Günay beyle evlenmiş ama başka biriyle de yakınlaşmaktan kendini alıkoyamamıştı. 30 yıllık ilişkisi olduğu söylenen erkek, Atatürk'tü!
Tüm detaylar o odada, gözümüzün önündeydi: Mustafa Kemal'in "Latife ile evleneceğim ama patronluk taslaması sinirime dokunuyor" diyen orijinali Fransızca mektupları. Safiye'nin Hamalbaşı Cad. No: 18'den kurtarılan eşyaları arasındaki rakı sürahisi ve leblebi dolu kâseler. 'Chicago mimarlık çevresinin başlıca figürlerinden' olduğu iddia edilen torun Melik Tutuncu'nun bir limuzinin arka koltuğunda çekilmiş ayrıntıya doymayan videosu. Pek çok sepya resim, belge, soyağacı...
'Safiye Behar'ın anısına' projesinin yaratıcısı Michael Blum müthiş bir iş çıkarmıştı. Her şeyi öylesine inandırıcı biçimde bir araya getirmiş, öylesine ince bir nefasetle kurgulamıştı ki, 'fiction'la biyografi kafa karıştırıcı biçimde raks ediyordu. Evet, geçen seferin en flaş üyesi bence buydu. Rakipsizdi.
Daha başka pek çok tatlı şey de vardı tabii ki, hatta o bienal eserlerinden bir tanesi bizim banyodaki camlı dolapta duruyor!
Daniel Bozhkov'un, Ernest Hemingway'den esinlenip yarattığı Eau d'Ernest parfümü.
Bu iş de şişesinden kutu tasarımına, reklam kampanyasından radyo jingle'ına gayet kapsamlı bir projeydi. O kadar gerçekti ki, taklidi bile vardı! Sahteleri Karaköy ve Kadıköy'de el altından satılmıştı. "Eau d'Ernest incinmişlik ve trajik tonları da taşıyan, inceliklilik ve cüretin taşkın bir birleşimi. Yanık ahşap ve duyuları uyandırıcı misklerin koyu, derin tonları gözüpek erilliği çağrıştırırken, İtalyan bergamutuyla öne çıkarılmış anason ve fesleğen üst tonları tazelik ve dinç bir atletiklik katıyor" derken parfüm lisanına vakıf olduğunu da gösteriyordu. Geçen bienalin cilveli anılarından biriydi.
Bakalım yenisi neler getirecek? 10. Uluslar arası İstanbul Bienali, küresel savaş çağında iyimserliğin imkânsız değil, üstelik gerekli olduğu çerçevesinde çatılmış. Bir evvelkine göre iki kat fazla isim, Unkapanı da devreye giriyor, insan sabırsızlanıyor.
Ama yaz yorgunluğunu atmadan yeni döneme girilmez. Bedeni fişe takmak lazım. Bir hafta. Müsadenizle.