Yeni erkekler

Memleket meseleleri üzerine tartışıyorduk. Hayır, Le Pen-Tayyip kıyaslaması değil, gayet tabii ki Derviş-Danacı muhabbeti yapıyorduk.

Memleket meseleleri üzerine tartışıyorduk. Hayır, Le Pen-Tayyip kıyaslaması değil, gayet tabii ki Derviş-Danacı muhabbeti yapıyorduk. Yasemin Kozanoğlu'nun hayatımıza dahil ettiği Derya Danacı'nın son yazıda kulaklarını çınlatma imkânı olmuştu ama bu kadınlararası beyin fırtınası beni epey sarstı. Gayet iyi okumuş etmiş, işi gücü olan, aklı başında, kentli, güzel, ruhu bildiğim kadarıyla hasarlı olmayan otuz yaş altı iki kadın, ısrarla Danacı'yı müthiş çekici bulduklarını söylediler. Tamam, biraz 'psycho' halleri vardı ama yaptığının arkasında duruyordu. 'Evet üç kişiyi öldürdüm, şimdi olsa yine öldürürüm, başka bir yanlışımız da yoktur' açıklamaları
'delikanlı' bulunuyordu. Kadınlarla münasebetlerindeki koruma, kollama faktörü çok tavlayıcıydı. 'Kıvırtmıyor, adam gibi adam' dediler. Ben demedim, onlar dediler.
Bir gece önceki Özcan Deniz konulu panelimizin izleri hâlâ taptaze olduğu için o kadar da şaşırmadım. Çünkü sadece 12 saat önce, yine gayet iyi okumuş etmiş, aklı başında, güzel vs vs bir kız arkadaşım, akşam yemeğimizin 4 saati boyunca Özcan Deniz'e olan aşkını anlatmıştı.
(Yazının bu noktasında Özcan'ın, İbo ve Mahsun'dan daha temiz ve taze olduğu konusuna girecektik. Fakat komşumun röportajını öğrenmiş bulunuyor, bunu başka bahara erteliyorum.)
Şimdi Deniz'le Danacı'yı aynı kategoriye koymak doğru olmaz ama her iki sohbette de kadınların kanepede daha bir kaykılmalarına sebep olan ortak iç çekişler vardı. Birincisi şu koruma, kollama konusu. Özcan Deniz de kadınına sahip çıkıyor, ah yani kim bilir nasıl da sahip çıkardı! Ayrıca da aylar önce verdiği o pek 'neşeli' fotoğraflara ve küçük İskender'in tez vakitte akrostişli bir şiir döktürmesi ihtimaline karşılık, 'adam gibi adam'dı.
Son iki günümü süsleyen kadınları görseniz, hayatlarının Deniz'e de, Danacı'ya da değebileceğine uzaktan ihtimal vermezsiniz. Ama yakından...
O hiç sevmediğim tabirle siyaseten doğru, yani halk arasında 'pisi' dediğimiz erkeklerin devri kapandı. Belki de hiç açılmamıştı.
Bayıldım
Dün değil evvelki gün bu sayfada fındık çorbasıyla ödül alan ve Yeniköy'de bir kafe açan Ursula Yazıcı'nın hikâyesi vardı. Bir noktaya bayıldım. Yazıcı burayı düzenlerken manzaralı kısmını kendine ve çalışanlara ayırmış. "Biz günde 14 saat buradayız, o kadar ayrıcalığımız olsun" diyormuş.
Eskiden misafirden misafire törenle açılan,
onun haricinde daima kapalı tutulan salonlar vardı. Dolayısıyla da hayatın ve aile fertlerinin tüketildiği 3.5 metrekarelik oturma odaları. Artık yok öyle şeyler di mi? Ha ha, çok acıklı ama hiç ummadığınız ailelerde bile, hâlâ var öyle şeyler.
İnsanın kendi evinin/dükkânının tadını çıkaramamasını hayretle karşılıyor, bu satırları salonlarını dış kapının mandallarına ayırıp kendilerini deliklere tıkıştıranlara ithaf ediyorum.