Zehir zemberek 1 mail

Bavul yap-mak gibi son derece ulvi meselelerle uğraşıyordum kiiiii, Özden K.'nın mail'i geldi.

Bavul yap-mak gibi son derece ulvi meselelerle uğraşıyordum kiiiii, Özden K.'nın mail'i geldi. Yoksa giderayak Marianne
Faithfull'un avukatlığına soyunmak gibi bir derdim yoktu.
Önce mail'i buraya copy paste yapalım:
"Merhabalar,
Yazınızda Marianne Faithfull'dan öyle bir övgüyle söz ediyorsunuz ki sanki Michael Jackson gelmiş. Bu kadının yaptığı tek şey zamanında uyuşturucu alıp Mick Jagger ile yatmış olması. Müzikle falan ilgisi yok. Ben 30 senedir İngiltere'de yaşıyorum ve bunu biliyorum. Ama maalesef siz bir yazar olarak ve bir bilen olarak bunu bilmiyorsunuz ve böyle sıradanın da altında birisine sayfanızda yer ayırıyorsunuz. Tabii birileri de böyle birisi için bir konser düzenliyor. Bazı garipler de bu konsere gidiyor. Bu da gösteriyor ki Türkiye dünyadaki müziği takip etme açısından hâlâ toy kalıyor. Ve size de kumda oynamak kalıyor. Teşekkürler."
Şimdiiiiii. Herkesin bir hikâyesi var. Di mi? Sizin de vardır, benim de vardır. Ama bazılarımızın hikâyesi, kabul edin ki daha enteresandır. Ağırdır, matraktır, trajiktir, zengindir, vesairedir.
Herkes biriciktir.
Di mi? Siz de biriciksiniz, ben de. Çok farklıyız, çok şahaneyiz, çok mühimiz. Ama bazıları, kabul edin ya da etmeyin, daha öyledir. Böyle bakarsınız; adam/kadın bir
şeydir. Hakikaten başka bir şeydir. Karakterdir.
Benim Marianne Faithfull'la aramda acayip bir gönül bağı falan yok. Bir kere yaşım tutmuyor. Mesela 60'ların sonlarına doğru Marianne, Mick Jagger ile Keith Richards arasında hop hop altın top oynarken, ben daha ancak proje kapsamındaydım.
O Açıkhava'ya gelmeseydi de yaşardım. Ölmezdim. Ama rock tarihinin en büyük efsanelerinden birini de görmezdim.
Bu benim şahsi fikrim değil. Kadın, bir dönemin hakkını vermiş, 68 hadisesini damardan yaşamış bir şahsiyet. Yaptığı tek şeyin uyuşturucu alıp Mick Jagger'la yatmak olduğunu söylüyorsunuz. Şimdi hakkını yemeyelim; bir kere Mick Jagger'dan çok daha fazlasıyla yattığını biliyoruz!
Haklısınız; dünya âlem ona 'yenge' muamelesi yapıyor ama Marianne'ın hayata bir groupie olarak atılıp, sonra bir groupie'den çok daha fazlası olduğunu kabul etmek lazım. 1979'da çıkan 'Broken English' albümü, hayatınızın hangi yıllarına tekabül ediyor bilmem ama Faithfull'un o kısık/kirli/ tok/ çatlak/seksi sesiyle söylediği 'Broken English'i ve pazartesi gecesi bütün Açıkhava'nın eller yumruk vaziyette eşlik ettiği 'Working Class Hero'yu şarkı olarak beğenmiyorsanız, o zaman rock'la hiç işiniz olmadığı varsayımını yürüteceğim. Ki olabilir. İstanbul'da olsaydınız o gece, belki Fazıl Say konserine giderdiniz.
Bana 'bir yazar' ve 'bir bilen' demişsiniz. Aman, ne haddime. Biz sadece bir 'garip' olarak konserdeydik. Müziğin gelebileceği son noktanın Marianne Faithfull olduğunu iddia edecek değilim. Türkiye, dünya müziğini ancak onun kanalıyla takip edebilir falan da demiyorum. Biz orada başka bir şey yaptık. Dokunabileceğimiz mesafede bir rock efsanesi, bir serinlik abidesi duruyordu. Ve hakikaten insanın içine işliyordu. İyi ki birileri onu getirmişti.
Kumda oynamak mı? Bayılırım. Zaten o işi yapmaya gidiyorum.
Haydutlar Çetesi
Adamlar âlemdi. Çok renkli, çok eğlenceli, çok şenlikli. Ve tabii çok hüzünlü. Taraf de Haidouks yani Haydutlar Çetesi, perşembe gecesi Açıkhava'daydı. 'Haydutlar'dan önce, Laço Tayfa konseri vardı. Her zamanki kadroya takviyeyle müthiş ihtişamlı bir orkestra ve insanın içini fokurdatan hepsi bir taraftan bildik ama üstünde de deli gibi oynanmış parçalar. Geleneksel üstü caz, funk, filan. Sonra her biri insana alt dudağını ısırtan klarnet, davul, kanun, vurmalı soloları. Hakikaten görkemliydi.
İşte sonra da bizim dört gözle beklediğimiz
'haydutlar' çıktı. Ve insanlar üçer beşer kalkmaya başladılar. Oynamaya kalkanlar da vardı evet, ama ben Açıkhava'dan çıkmak üzere kalkanlardan bahsediyorum.
Bu bir Balkan Gecesi. Zaten Balkan müziğiyle ilgilenenlerin burada olmasını bekliyoruz; clubber'ların değil. Peki zaten daha önce mesela Babylon'da defalarca çalmış olan Laço Tayfa'yı izlemek için gelip de sonrasına kalmamak nasıl bir zihniyettir? Taa Romanya'nın Clejani köyünden gelen ve muhtemelen bir daha da gelmeyecek olan matrak bir grubu görmek istememe ruh hali nasıl bir şeydir? Ki o grup, dünyanın en
esaslı festivallerine katılmış ve de The Independent'ta dünyanın en iyi Roman grubu olduğu yazılmış. Hayır anlamadım; yeterince 'şık' mı değildiler?
Gidiyorum
Önceki satırlarda sinyallerini aldığınız üzere küçük bir tatil durumumuz var. Cehenneme yolculuk da denebilir. Bu sıcaklar bizi kesmedi arkadaşlar, ölmeye ölmeye gidiyoruz.
Yokluğumda fazla yorulmayın, üstüme gül koklamayın. Bol su için. İyi olun, mutlu olun.
Fırsat bulursanız, çarşamba akşamı (24 Temmuz oluyor) Taxim Shaft'a uğrayın. 'Hem yazarım hem çalarım' partisinde medyamızın güzide müzik yazarları program yapacak. Hayatımdaki yeri doldurulmaz kadınlardan Milliyet gazetesi müzik yazarı Mefaret Aktaş hanım da iri ebat buğulu gözleri ve zenci dudakları eşliğinde orada çalacaklar.
Valla sonra da New York'ta çalacaklar; yani kaçırılmamasında fayda görüyorum.
Satırlarıma burada son verirken sizi sevgiyle
kucaklıyorum. Yaa, böyle de bir sevgi pıtırcığı oluyor insan tatil arifesinde. Esen kalınız.