Zeyno Baran'ın EQ'su kaç?

Zeyno Baran, bu işlerle çok alakalı olmayan 'az okur' okurun aklına iki hafta önce düştü. Washington'daki Hudson Enstitüsü'nün Avrasya Politikaları Direktörü'ydü ve...

Zeyno Baran, bu işlerle çok alakalı olmayan 'az okur' okurun aklına iki hafta önce düştü. Washington'daki Hudson Enstitüsü'nün Avrasya Politikaları Direktörü'ydü ve başkanlığını yaptığı bir toplantıda konuşulan senaryo ve sonrasındaki yorumlar basına sızıp patlayınca, bütün gazetelerin birinci sayfalarında onun adı geçer oldu. Ama tuhaf bir şekilde, Baran sanki hepimizin zaten çok zamandır bildiği, tanıdığı bir isimmiş, atıyorum Bush'muş, onu referans verirken hakkında tek kelime etmek fuzuliymiş gibi.
Mensubu olduğum 'az okur' okur halbuki istiyor ki bu gibi durumlarda hafıza tazelensin, bir İmregül Gencer gibi mesela, kimin nesidir hemen ufak bir portresi yapılsın. Fikir verecek birkaç fotoğraf, eş dost çevresinden üç beş sima, hatta gardırobundan üç beş kıyafet, kimden bahsedildiğini etraflıca görmek mümkün olsun.
Zeyno Baran ise ancak küçük bir fotoğraf eşliğinde, geçen sonbaharda Newsweek'e yazıp gündeme ilk düştüğü 'Fifti fifti darbe' makalesiyle geçiştiriliyordu.
Biraz daha kurcalayınca, ABD Dışişleri Müsteşar Yardımcısı Matthew Bryza, Füsun Arsan, Zafer Mutlu, 1972, Avusturya Lisesi gibi bilgi kırıntılarına ulaşıyorduk ama tatmin edici yoğunlukta oldukları söylenemezdi.
Baran'ın 'canlı'sını, ilk kez o perşembe akşamki 32. Gün'de gördüm. Tartışmaları ancak gazetelerden, o da çok üstten takip etmiştim, konuya hâkim olmaktan mil mil uzaktım. Ama ekranda izlediğiniz birinden size bir his geçer. Ona inanıp inanmayacağınıza karar verirsiniz. Üslubundan, yüzündeki ifadeden, candan ya da zoraki tebessümünden, kullandığı kelimelerden, o kelimeleri seçerkenki doğallığından, patavatsızlığından ya da aşırı temkinli duruşundan, sorulara verdiği direkt cevaplardan veya sözü evirip çevirip döndürmesinden, üstüne alınmamasından ya da fazla alınganlıktan, lafı tak diye gediğine oturtmasından ya da 'seviyeli' sokma çabasından... Bütün bu paketten yola çıkıp, hatta içerikten de bazen kopartıp, birine güvenir ya da güvenmezsiniz...
Zeyno Baran'la Yasemin Çongar'ı karşılıklı izlemek bu açıdan ilginç bir tecrübeydi.
Baran'ın, Milliyet Pazar'da Bahar Bakır'ın sorularına verdiği cevapları okumak da...
"2006'da Newsweek'teki yazınızla dikkatleri üzerinize çekmiştiniz. Bu tür yazılar ya da denildiği gibi 'senaryolar' üretmeye devam edecek misiniz?" diye soruyor Bakır, "Yazılarımda birilerinin dikte ettirdiği şeyler yok" diye cevaba başlıyor Baran...
Mesut Yılmaz'a Mavi Akım Projesi'yle ilgili danışmanlık yaptığı konusunda söyledikleriyse daha da kafa karıştırıcı:
"Ben ne Mesut Yılmaz'a ne de başka Türk bir lidere paralı ya da parasız danışmanlık yaptım" diye başlıyor, Bakır'ın "Neden Yılmaz sizin gibi genç birine danışmayı tercih etti?" şeklindeki bir sonraki sorusunaysa "Bana değer verdiği için danıştığını düşünüyorum" diye cevap veriyor.
Zeyno Baran'la ilgili en çok malumatı gene Milliyet Pazar'dan öğreniyoruz; "Benim küçük kızım tarafsızdır" diyen annesi Füsun Arsan'ı ne kadar taraf göreceğimize bağlı olarak tabii.
Annesinin Zeyno güzellemesinin bir yerinde somut bir veri de var: "IQ'su 158'di."
Peki bu zekâyla daha sağlam kurtarış yapamamasının sebebi ne olabilir? Duygusal zekâ? Acaba Zeyno Baran'ın EQ'su kaç?

* * * * *
Siyasetin gereği mi?
Geçtiğimiz haftalarda alışık olmadığım birkaç ortama girdim. 'Sayın Bakanım'lı, 'Sayın Milletvekilim'li, vücut kamburlaştırmalı, düğme iliklemeli, emre amade ifadeli birkaç topluluğa.
Birkaç dediğim, aslında sadece iki. Ama bana aynı zamanda bir ve bin gibi geldi.
Bin: Tam da 'Eğilmem, bükülmem' röpü verenlerin, 'muktedir' iktidar da değil, çok daha kenardakilere, hem de neredeyse üçte biri yaşındakilere 'Her yola girerim, sizi hele ne de severim' yapmaları... En 'işim olmaz' diyenlerin iki omuz, bir dirsek hamlesiyle iktidarın tam da kucağında oturabilme becerisi... Artık bunca hadi o kelimeyi de kullanalım 'yaşanmışlık'tan sonra, hiç müdanası olmaz sandıklarınızın, kendi potansiyel pozisyonuyla ilgili olaraktan 'Ama benim kitlem var' promosyonuna girmeleri...
Çok sayıda acayip sahne, çok da öğretici...
Bir: Tortusunun, telvesinin tadı aslında aynı: Siyaset mi; ölsem beceremem, bu ilişki biçimini gebersem kuramam.
Milliyet'ten Devrim Sevimay'ın Baskın Oran'la yaptığı röp, o istisnalı, kaideli klasiği getiriyor akla.
"Ben kimseyi örgütlemem.
O işleri de hiç sevmem. Hep tek tabancayımdır. Bir derneğe bile üye olmam. (...) Bırakın kapı kapı dolaşmayı, ben kimseye 'Bana oy verin' dahi diyemem. Oy vereceğini bilsem bile diyemem. Çok hicap duyarım, yapamam" da diyor Baskın Oran.
"Borç istemek gibi mi geliyor size?" diye soruyor Sevimay.
"Dilenmek gibi geliyor" diyor Oran. "Çünkü ben onun oyunu geri veremeyeceğim ki borç olsun."
Baskın Oran'ın dedikleri, bin yıldır siyasetin içinde olanlara acaba nece gibi geliyor?

* * * * *
Bu havada ne yapmalı?
Çarşamba günü hava sıcaklığı çığrından çıkacak diye işyerlerini tatil etmekten bahsediyorlar. Çok yanlış. İşyeri en çok böyle havalarda sevilir. Her sabahkinden erken gidilir, her akşamkinden geç çıkılır, haftalardır biriktirilmiş okumalıklar ittirildikleri çekmece diplerinden, masaüstündeki ücra klasörlerden çıkarılır. Dip temizliğe girişilir, işte kalma süresi bilinçli uzatılır, yedek bile yapılır, o derece!
Başka zamanlarda hafakan davetçisi klimalı plaza ortamları, böyle durumlarda ilaçtır, nefestir, hayattır.
Ama ille de dışarıda olma mecburiyeti varsa, Arkeoloji Müzesi'nin bahçesi, Tünel'deki tünelin kapısı gibi serinliği garantili yerler akıldan liste halinde geçirilsin. Kanyon mesela, ideal randevu noktası, öyle tatlı üflüyor. Kapalı alışveriş merkezleri de fena olmasa gerek, havaya yayılan kahve kokusu da cabası.
Kavurucu yazın favori likiti: Su. İşyerinde, sokakta pet şişeler iyi iş görüyor ama evde olduğunuz anda: Sürahiyi doldurup içine bol buz atın. Üç beş kiraz, üç beş üzüm... Hele birkaç dilim armutla şeftali de attınız mı, bildiğimiz su tamamen başka bir faza geçiyor.