AB ve Irak

Bir önceki, '1001 AB masalı' başlıklı yazımı Türkiye'nin AB macerasını geniş çerçevede değerlendirmek gerektiğinin altını çizerek bitirmiştim.

Bir önceki, '1001 AB masalı' başlıklı yazımı Türkiye'nin AB macerasını geniş çerçevede değerlendirmek gerektiğinin altını çizerek bitirmiştim. Kaldığım yerden devam edeyim ve 'Türkiye AB'den uzaklaşırsa, ABD sultası altında kalır' diye kendini kandıranlara hemen hatırlatayım: Türkiye, AB'ye, ABD'ye rağmen değil, onun himayesinde girmeye çalışıyor. Türkiye'nin AB üyeliği, ABD'nin ve onun, başta İngiltere olmak üzere kıta Avrupası'ndaki müttefiklerinin destekledikleri bir olay ve onların kafasındaki AB projesinin bir parçası.
Tony Blair'in, Jack Straw'un arabuluculuk, abilik rolüne soyunmaları boşuna değil. ABD ve Atlantik ittifakının AB tasarısı nedir, Almanya ve Fransa, tamamen karşı bir cephe olarak algılanabilir mi, o da
önemli bir konu, ama şimdilik bir yana bırakalım.
Öncelikle, ABD'nin Ortadoğu'daki yeni düzen projelerinde Türkiye'den beklentilerine gelelim. Gizli saklı değil, beklenen ortada, tezkere krizi esnasında da açıkça ve defalarca ifade edildi; Türkiye'nin Irak işgalinde ABD'nin başında olduğu koalisyona her türlü ve azami destek vermesi bekleniyor. Türkiye ise, bunu reddecek güçte olmamasına rağmen, en azından, bu işe dolaylı ve asgari düzeyde bulaşmaya çalışıyor.
Biliyorum, AB'cilerin çoğu için bu çok rahatsız edici, ama ABD'nin Türkiye üzerinde baskı araçlarından biri de AB üyeliği. Tam da bu nedenle, bir yandan Tony Blair'in himaye ve desteğinden bahsedip, diğer taraftan Felluce'yi kınamaya devam etmek mümkün olmayacak diyorum. Türkiye, Irak konusunda, AB üyeliği dolayımıyla gelecek, hissettirilecek baskılara, ekonomik baskı ve tehditlere rağmen, tezkereyi reddederek direndiği kadar direnemeyebilir.
Nitekim, 17 Aralık'ın hemen ardından, Musul'da hayatını yitiren beş güvenlik görevlisi üzerinden, pozisyonlar kurulmaya başlandı. Konu hassas olduğu için, kolayca, 'terörist' lanetlemek başlığı altında, bir tür işgalci propagandası yapılmaya başlandı. 'Amerikan askerleri beş polisimizi korumaya çalışmış, teröristlerin vücudunda ABD askerlerinin kurşunları bulunmuş' haberlerinden alınacak mesaj açık.
Dahası, bu olay, geçmişi 1915'e giden, 'biz Türklere karşı', bir 'kan davası'na bağlanabiliyor (Ertuğrul Özkök, Hürriyet, 21 Aralık 2004),
insanlar, bu olay üzerinden Araplara karşı, 'Türk düşmanı' olarak kışkırtılabiliyor. Bu tam bir demagoji, hem de çok vahim, çok gözü kara bir demagoji. Kısacası, hiç hafife alınır tarafı yok, çok ama çok karanlık bir istikamette yol alıyoruz.
Irak'ta yaşanan olay ve buna karşı gösterilen tepkilerin mahiyetinin önemine ve konumuza ilişkisine binaen, ona öncelik verdim, AB müzakereleri konusu, ister istemez bu yöne döndü. Yoksa, tahmin edeceğiniz gibi, söylenecek çok ama çok şey var, imkân oldukça yine o konulara dönmeye çalışacağım. Bu arada, Birgün'de, Metin Özuğurlu'nun 20 Aralık tarihli yazısında, söylenmesi gereken bir sürü şeyin söylenmiş olduğunu gördüm. Özellikle, 'Emeğin Avrupası' konusunda kafasında soru işareti olanlara şiddetle tavsiye ederim.
Bu arada, Cüneyd Zapsu'nun elde cep telefonu, resmi müzakerelerde ne işi olduğu sorusunu sormuştum. Umur Talu da 21 Aralık tarihli yazısında (Sabah), diplomasi yürütmek adına kullandıkları cep telefonlarını, kişisel işleri için de kullanıp kullanmadıklarını sormuş. Yazıyı atlamış olanlara,
bu önemli soruyu iletmiş olayım.
Son olarak, müzakereler konusunda belki en önemsiz detay, ama uzun süredir aklımdaki bir soruyu sormadan bitirmeyeyim. Sizce de, bir milletvekilinin, özel bazı durumlar dışında, 'tercüman' olarak iş yapması biraz tuhaf değil mi? Egemen Bağış'tan söz ediyorum. Müzakereler sonrası, Erdoğan'ın basın toplantısında, bu husus, yine dikkatimi çekti.
Dahası, nüanstan yoksun, düz ve basit bir İngilizcesi olması diplomatik bir zaaf oluşturmuyor mu? Diyeceksiniz ki, keşke tek zaaf bu olsun.
Haklısınız, yine de değinmeden edemedim.