'Açılım' değil, 'kamuoyu çalışması'

Kürt meselesini daha açık konuşalım diyoruz, ama hâlâ yakıcı gerçekleri telaffuz etmekten bucak bucak kaçıyoruz.

Kürt meselesini daha açık konuşalım diyoruz, ama hâlâ yakıcı gerçekleri telaffuz etmekten bucak bucak kaçıyoruz.
Bu yakıcı gerçeklerden biri, Kürtler adına siyaset sahnesinde olanların ilk çıkış noktasının ‘bağımsızlık’ özlemi olduğudur. Bu eğilim Anayasal sınırlara takıldığı için Kürt siyasetlerini, yıllarca, ‘demokratikleşme’ çerçevesinde konuşmaya çalıştık, olmadı. Bu esnada, doğrusu, Kürt siyasetleri de, çıkış noktalarından bir ölçüde uzaklaştılar. Mesela, kalkış noktasında geçerli olan Marksist söylem tamamen terk edildi, dolayısıyla, bağımsızlık özleminin dayanağı artık, ‘ulusların kendi kaderini tayin hakkı’ tezi değil. Ama Kürtler açısından gelinen yer nedir,
o da henüz belli değil. Belli olan, Kürtlerin veya onlar adına siyaset yapanların, demokratikleşme sınırları çerçevesindeki haklarla yetiniyor olmadıkları.
Bu nedenle, kolektif hakları konuşalım, dahası ‘bölünmeyi’ tartışma konusu yapalım diyorum.
Ancak, bu tartışma ortamının, ‘deşifre etmek’ veya ‘ihbarcılık’ şeklinde tezahür etmemesi lazım. Şu anda, muhalefet partileri bu dili kullanıyor. Türkiyeli demokratların, bunca zaman, Kürt taleplerini, sanki sadece demokratikleşme talepleriymiş gibi görme veya gösterme nedeni kısmen bu kaygı idi. Bu nedenle, mesela, DTP eşittir PKK dememek lazımdı, hâlâ öyle. Bu eşitlemeyi yaptığımız anda, demokratik çerçevede siyaset yapma imkânı sabote olur. Ancak, DTP’nin sıradan bir siyasi parti ve mücadelesinin demokratik çerçeveyle sınırlı olduğuna inanmak, dolayısı ile Kürt siyasetini bu körlük üzerinden götürmeye çalışmanın da hiçbir anlamı yok. Bugüne kadar yapılan buydu.
Türkiyeli demokratlar, bir yandan PKK ve şiddet politikalarını bahane edip demokratikleşmeye set çekmeye çalışanlara karşı durmalı, ama diğer yandan Kürtler adına siyaset yapanlarla, PKK ve şiddet politikalarını tartışmalı idi. Bu yapılmadı veya yapılamadı. Kürtlerin, ufkunda bağımsızlık, yedeğinde şiddet politikaları olan siyasetleri yok sayıldı. Bugünlere böyle geldik. Filmi geri sarmak artık mümkün değil.
Gelinen noktada, PKK ile dolaylı müzakere yapılması söz konusu. Bu müzakere süreci demokratikleşme ötesinde siyasal bir süreçtir, bunu bilelim. Ancak, bu müzakere sürecinin, ‘kamuoyu çalışması’nın yine bayat demokratikleşme söylemi veya ‘kültürel zenginlik’ çerçevesinde yürütülmesi sanıldığının aksine fazlasıyla sorunlu. Kürt meselesine kuşkucu bakanlar, bu kamuoyu çalışmasını ‘yutturmaca’ olarak görüyorlar ve bu koşullar altında görmeye devam edecekler. Bu süreç siyasi müzakere/pazarlık sürecidir ve bunun en iyi kamuoyu çalışması, gerçekleri mümkün mertebe toplumla paylaşmaya çalışmakla olur. Bu süreci ‘sabote’ etmeye çalışanlarla ancak böyle baş edilebilir.
Açıklıkla, ‘Ey ahali, geldiğimiz nokta vahim bir noktadır, biz cesaretle çıkış yolu arıyoruz, daha iyisini bilen varsa beri gelsin’ diyemeyen bir siyasal iktidar, olduğu yerde saymakla kalmaz, çapraz ateş arasında kalır.
Son olarak, ‘ak akçe kara gün içindir’ hesabı, siyasal uzlaşma bugünler için lazımdı. Kürt meselesi gibi, Türkiye’nin önünde çözüm bekleyen, ertelenmesi imkânsız sorunlar için, azami toplumsal mutabakât, bunun için de, siyasal uzlaşma üslubuna gerek vardı. Mevcut iktidar ve destekçileri, demokrasiyi
sayı hesabına indirip, uzlaşmayı, racona ters bir teslimiyet olarak gördü ve gösterdiler.
Siyasal uzlaşmaya boş verip, Kürt meselesi gelip kapıya dayandığında, muhalefet partisi ve sivil
toplum kuruluşlarından randevu istemek, ciddiyetsiz
ve sonuç vermeyecek bir iştir.
Gücünü, hiçbir şekilde paylaşmayan ve siyasi karar verme sürecinin hiçbir noktasında istişareye
prim vermeyen, iktidar şimdi çok büyük sorumlulukları paylaştırmaya çalışıyor. Buna kimsenin yanaşmak istememesi son derece doğaldır. Muhalefet partilerinin Kürt meselesi konusundaki yaklaşmlarının ne kadar sorunlu olduğu ise, son derece açık, o nedenle konuyu bu noktada kitlemeye çalışmanın anlamı yok diye düşünüyorum.