Akıl kaybı

Geçen haftayı kana bulayan şiddet olayları, sadece can değil, büyük bir 'akıl kaybı'na da yol açtı.

Geçen haftayı kana bulayan şiddet olayları, sadece can değil, büyük bir ‘akıl kaybı’na da yol açtı. Daha doğrusu, mevcut ‘akıl kaybı’nı körükledi.
Başta PKK, şiddetin mimarlarının akıl kaybı bir yana, asıl önemlisi, şiddet şokuna maruz kalan Türkiye’nin, iktidarıyla, muhalefetiyle topyekûn akıl kaybı! Zira, bu krizi yönetmesi gereken PKK değil, iktidarı ve muhalefeti ile Türkiye’nin siyasal inisiyatifi. Suçu PKK’ya, onun hesaplarına veya muhtemel bağlantılarına yüklemek, aslında, bir noktadan sonra inisiyatifi de PKK’ya bırakmak demek. Bu gerçeğin anlaşılmasında fayda var.
‘Açılım’ diye başlayan süreç, Kürt meselesine ilişkin, siyasal inisiyatifin şiddetin elinden alınması girişimi idi. Olmadı. Olmamasının birçok nedeni vardı, ama bunların en önemlisi, açılım denilen sürecin, sadece Kürt meselesine odaklı değil, topyekûn bir demokratikleşme süreciyle mümkün olacağı gerçeğinin görülmemesi idi. Artık, şunu görelim; bu ülkenin, ciddi bir ‘demokratik reform’a ihtiyacı var. Kürt meselesinin çözümü, bu reformun başarılıp başarılamamasına bağlı.
Kürtlerin siyasal/toplumsal taleplerine verilecek cevaplar da, bir noktadan sonra PKK’nın silahsızlandırılması da, nihayetinde, demokratik bir siyasi ve hukuki zeminin hazırlanmasına bağlıydı.
Bu husus ciddiye alınmadığı için, ‘açılım’ denilen sürecin, Habur’da tuzla buz olması kaçınılmazdı.
Köklü bir demokratikleşme reformunun en önemli koşulu da, siyasal ve toplumsal uzlaşma temeline dayanması idi. Hemen belirtelim, ‘uzlaşma’, bu ülkede yaşayan herkesin her konuda anlaşması değildir, üzerinde en geniş mutabakâtın gerçekleşebileceği bir zemini oluşturup, bu zeminin dışına taşanları marjinal hale getirebilmektir. İktidar bu zemini kuramadı. Zira, uzlaşmayı ‘vesayete boyun eğmek’ olarak yaftalayıp uzak durmak ve başı sıkışınca otoriter çözüme ‘boyun eğmek’ gibi iki aşırı uç arasında savrulup duruyor.
En önemlisi, iktidar başta olmak üzere, Türkiye’de tüm taraflar, meselenin ne olduğunu kavramakta ve kabullenmeke zorlanıyor. Kalkış noktası resmi ideoloji olanların olaya nasıl baktığı malum. Buna karşın, kalkış noktası resmi ideolojinin eleştirisi olan iktidar çevresi de, konuyu bir başka biçimde hafife alıyor. En kötüsü başı sıkıştığında, tüm olanları kendisine karşı bir komplo olarak görüp, gösterme gibi bir zaafa düşüyor.
Geldiğimiz noktada, iktidar ve çevresinin ‘sorun’u tanımlama ve algılama biçimi, ürkütücü bir komplo mantığına saplanmış vaziyette! ‘Taşeronlar’ söylemi bu tanım ve algının en iyi göstergesi. Bu algıya göre, son olayların ardında Türkiye ile arası bozulan ‘İsrail’ var! Aynı kafanın, bir adım sonra kurduğu mantık; olanları Ergenekon’a, ‘derin devlet’ kumpaslarına bağlamak!
TRT’nin yayını ‘Vizyon’ dergisinin CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’na ilişkin, Alevi-Kürtçü-PKK bağlantısı iması, son günlerde bazı gazetelerde haber oldu. Doğrudan sahiplenilmeyip, ‘Batı Çalışma Grubu’na atfen dillendirilen bu bağlantı, TRT’nin dergisi ve Kılıçdaroğlu’nu aşan bir algının ifadesi. Nitekim, benzer bir bağlantı iddiası, Vakit
gazetesinde de yer aldı. Bu algıya göre, PKK’da etkin Aleviler Ergenekon zincirinin bir parçası olarak çalışıyor. Hatırlarsanız, Reşadiye baskınında da benzer bir yaklaşım ortalığı sarmıştı.
Bu konuyu enine boyuna irdelemekte sonsuz fayda var. Çünkü, bu algı, TRT dergisi veya Vakit gazetesi ile sınırlı olmak bir yana, iktidar çevresinde yaygın ve hâkim olan algı. Yani, bu ülkeyi şu anda, Türkiye’nin başına gelenleri, öncelikle ‘mevcut hükümetin’ başına gelenler olarak algılayanlar yönetiyor.
‘Mevcut hükümet’ derken, bu algı içinde olanların, kastettiğinin, ülkenin ‘gerçek’ sahibi olan ‘millet’in ‘gerçek’ temsilcileri, gerisinin ise, fitne-fesat uzantıları olduğu anlayışını hatırlatmakta fayda var.
Bu algı çerçevesinde, karşı karşıya olduğumuz, içinde, İsrail, Aleviler, derin devlet kumpasları olan bir fitne ve fesattan ibaret!
Takdir edersiniz ki, meseleyi böyle algılayanların kriz yönetimi de bu çerçevede oluyor. Halihazırda, bu mantık, doğal olarak, ‘otoriter siyasal söylem ve tedbirler’e savrularak, çözüm sürecinden alabildiğine uzaklaşmış vaziyette.
Kısacası, şu anda, bu ülkeyi, içinde bulunduğumuz durumu kavramaktan aciz kaldığı noktada komplo teorilerine sarılan bir iktidar yönetiyor, ondan daha beter bir körlükte ısrar eden çevreler de, bu iktidara muhalefet ediyor. Kürtler adına siyaset yapmaya girişenler ise şiddetten medet umma noktasına geri dönmüş durumda! Allah yardımcımız olsun!