Anayasa Mahkemesi'nin siyaset yükü

Bakmayın siz atılan nutuklara, hiçbir siyasi sistem, karşısına dikilen sorunları ciddiye almadan, değişmeden, dönüşmeden ilelebet payidar kalamaz.

Bakmayın siz atılan nutuklara, hiçbir siyasi sistem, karşısına dikilen sorunları ciddiye almadan, değişmeden, dönüşmeden ilelebet payidar kalamaz.
Yine bakmayın, ‘değişimin önünde kimse duramaz’, ‘ o kaçınılmaz, bu kaçınılmaz’ diye işi tarihin akışına havale eden safsatalara. Tüm toplumlar için, değişimin kaçınılmaz olduğu bir vaka da, her şey ‘iyiye mi, yoksa kötüye mi değişecek?’ gibi bir büyük bilinmez var.
Tarihin her şeyi iyiye doğru akıtan bir gidişi, öyle bir gücü, garantisi olmadığını bilmek için tarih bilmeye bile gerek yok, etrafınıza, çevre ülkelere bakmanız yeterli. Tarihsel koşulların dayattığı koşulları, eskisinden daha iyi bir ortam, sistem veya çerçeve kurmaya doğru değiştirmeyi başarmak ‘siyaset’in işi. O nedenle siyaset dediğimiz şey var. Yoksa, olayları doğal akışına bırakırdık, tarih zaten her şeyi doğal akışına göre tanzim ederdi.
İnsanlığın bugün geldiği noktada, kıyıcı siyasetlere de yer yok. Kırmadan, dökmeden, sindirmeden, susturmadan idare edebilmeye ‘demokratik siyaset’ diyoruz. Ancak, ‘demokratik siyasetle yönetmek’ fevkalade zor bir iş.
Aslında, Batı dışı diğer birçok topluma göre, demokrasi tarihimiz eski, yabana atılamayacak ciddi bir tecrübemiz var, ama buna karşın demokratik siyaset zeminimiz giderek daralıyor. Gelinen noktada, Kürtler adına demokrasi mücadelesi verdiğini söyleyenler sırtını silahlı mücadeleye dayamaktan vazgeçemiyor. Türkler veya tüm toplum adına ‘tepkileri’ temsil ettiğini iddia edenler, resmi ideolojinin en dar kalıplarına, kurumların bu kalıplar içinde işleyişine müracaat etmekten başka bir yol bilmiyor. İktidar partisi, ‘sorun çözmeyi’, ‘racon kesmek’le karıştırıp, ‘söz söylenmez sözüm üstüne’ havasında. Kendi dediği dışında söylenen her şeyi bozgunculuk, kışkırtıcılıkla yaftalayıp, devre dışında bırakmayı, ‘kararlılıkla yönetmek’ sanıyor.
Böyle bir ülkede, hiçbir sorun çözülemediği gibi, yönetmek giderek daha çok zora girer. Böyle bir krizin içindeyiz. Bu krizi ciddiye almazsak, hepimiz içinde boğuluruz. Bakın, bugünlerde, kulağımız Anayasa Mahkemesi’nin DTP hakkında açılan kapatma davasına ilişkin kararında. Anayasa Mahkemesi Başkanı, daha önce çok sert ve anlamlı bir konuşma yaparak, ‘siyasetin çözmesi gereken kararları bize getirmeyin’ diye uyarmıştı.
Ama şimdi birçoğumuz mahkemeden hukuki değil, siyasi karar çıkmasının tek çıkar yol olduğunu düşünüyoruz. Bazen tek çıkar yol, yüksek mahkemelerin ‘siyasi’ karar vermesidir. Yine umudumuz bu. Ancak, bunu su yolu haline getirmek kurumları, hukuki çerçeveyi ve nihayet bunlar üzerinde işlemek durumunda olan siyasal sistemi geriye dönüşü imkânsız derecede yıpratır. O zaman, yönetme, daha doğrusu ‘yönetilebilirlik’ krizi daha da derinleşir.
‘Rejimi koruma’ iddiası ile ortalara çıkanlar, rejimin arzu ettikleri gibi statükocu yorumla devam etme imkânı zorlamak adına, temel çerçevenin bunca yıpranması tehlikesini göze alıyor gibiler.
Bu çok vahim bir tercih, tercih değilse aymazlık.
Diğer taraftan, demokrasi mücadelesi adına yola çıkanların, ‘demokratik siyaset’ten ne anladığı belli değil. Daha doğrusu belli de, her söylediğimizde, suçun sorunun ne olduğunu söyleyenin üzerinde kaldığı bir ülkede yaşar olduk.
Bu kara propagandadan yıldığımdan değil, kendimce sorun olarak gördüklerimi söylemekten vazgeçmeye hiç niyetim yok. Sadece dikkatinizi, bıkmadan usanmadan, bir de bu soruna çekmeye çalışıyorum. Bu ülke için kaygı duyan herkese de, içinde bulunduğumuz çıkmazlar üzerine düşünmeyi, bir çıkarını bulmak için ciddi ciddi kafa yormayı, tavır göstermeyi tavsiye ediyorum. Çünkü, ne kadar hafife alırsak, yükümüz o kadar ağırlaşacak. 
Biliyorum, son zamanlarda hep çok karanlık tablolar çiziyorum, ruhunuzu sıkıyorum, ama ben sıkıntılarınızı hafifletmek için Hürriyet gazetesinin Kelebek ekini okumanızı tavsiye edecek yapıda biri değilim.