'Azgın azınlık'

Hemen söyleyeyim, bu terimi son derece rahatsız edici buluyorum. Yine de, illa kullanmak gerekiyorsa, bu terimle anılmayı hak eden tek insan grubu, küresel sermayenin en tepesinde yer alan bir avuç insan ve onların hangi...

Hemen söyleyeyim, bu terimi son derece rahatsız edici buluyorum. Yine de, illa kullanmak gerekiyorsa, bu terimle anılmayı hak eden tek insan grubu, küresel sermayenin en tepesinde yer alan bir avuç insan ve onların hangi ülkede olursa olsun uzantıları, meşrulaştırıcıları ve savunucuları. Bu azgın azınlık, dünya kaynaklarının çoğunu sonu gelmez bir açgözlülükle tüketiyor, gezegeni yağmalıyor, bu yağma uğruna, ülke işgal ediyor, öldürüyor, işkence ediyor, yıldırıyor.
Başka hiçbir insan grubu, neyi savunuyor olursa olsun, bu terimle anılmayı hak etmiyor.
Oysa, Türkiye'de bu terimi Hürriyet gazetesinde Ertuğrul Özkök, hatırladığım kadarıyla, savaş karşıtları ve genelde, sayıları az olduğu halde sesi çok çıkıyor diye düşündüğü insanlar için kullanarak, tedavüle soktu. Şimdi de, Yeni Şafak'ta Fehmi Koru, Özkök için kullanmış. Demokrasilerde, birileri diğer bazıları için, sadece etnik ve dinsel değil, düşünceleri dolayısıyla 'azınlık' olmaları üzerinden polemik yapmaya başladıysa tehlike çanları çalıyor demektir. Demokrasiler, bir avuç azınlığın olduğu kadar, sadece çoğunlukların sesinin çıktığı, onların sesine itibar edilen rejimler değildir, olmamalıdır. Demokrasiler, herkesin sesinin çıktığı, çoğunluğun olduğu kadar azınlıkların sesinin çıkabildiği, onlara da kulak verilen rejimler olmalıdır.
Bunun tek istisnası, başta da söylediğim gibi, azınlık bir grubun elinde bulundurduğu imkânlar dolayısıyla, kalabalıklara tahakküm edebildiği durumlardır. Türkiye'de laik-Kemalist azınlığın, ellerinden gelse, en azından kültürel planda, bu tür bir tahakkümün peşinde oldukları tartışılmaz. Ancak, sağ-muhafazakâr ve liberel demokratların iddia ettiği gibi, laik-Kemalist azınlık böyle bir tahakküm imkânına sahip değil. Sağdan yükselen bu iddia, ekonomik iktidar ilişkilerini göz ardı ederek, gerçek tabloyu bir sis perdesi ardına gizlemeye çalışıyor.
Her şey bir yana, halihazırda, ekonomik tahakkümü elinde tutan büyük sermaye, bazı çekinceleri saklı tutarak, büyük ölçüde AKP iktidarını destekliyor. Yani tartışmanın bu kısmı, iktidar içi bir tartışma, iddia edildiği gibi muktedirlerle, kalabalıklar arası bir tartışma değil. Başörtülü veya başörtülü eşi olmanın, ezilenlerden biri olmakla eşanlamlı olduğu dönem çoktan geçti. Eşi başörtülü olduğu halde, tam iktidar isteyenler, karşılarına çıkan engelleri, kalabalıkların mağduriyeti ile özdeşleştirme hokus pokusu yapmaya girişti diye, iddialarının gerçekliğini sorgulamaktan vazgeçmek zorunda değiliz.
Türkiye'de gerilim, ne muktedirlerle, mağdurların tamamı, ne de aslında askerle, sivil veya demokratla otoriter unsurlar arasında değil. Bunların hepsi birbiriyle son derece karmaşık biçimde eklemlenmiş biçimde. Bu karmaşıklık, siyasal ve sınıfsal olan ile kültürel olanın örtüşme ve ayrışma noktalarında çok boyutlu bir resmin irdelenmesiyle anlaşılır hale gelebilir.
Bu irdeleme ve sorgulamayı es geçerek demokrasi tartışması yapmak da, bir noktadan sonra anlamsız hale geliyor. Dahası, bu da yetmez, dünya çapındaki iktidar tablosunu dikkate almadan Türkiye'de olanları anlamlandırmaya çalışmak da imkânsız.
Şu anda, Türkiye'de bu ölçekte ve çok boyutlu bir tartışmanın eseri yok. Sağ muhafazakâr ve liberaller ekonomik iktidar ilişkilerini tartışmaya gönülsüz, sağ ve sol milliyetçiler demokrasinin gereklerini tartışmayı reddediyor, sol liberal ve demokratlar dünya çapındaki iktidar mücadeleleri ve güvenlik meselesini görmezden gelme eğiliminde. Bu koşullar altında her çevre, diğerinin görmezden geldiğini, kurcalamayı siyasal eleştiri malzemesi yapıyor. Buradan samimi ve sonuç veren bir demokrasi, daha doğrusu genel olarak verimli bir siyasal tartışma çıkmaz. Karalama ve kör dövüşü çıkar. Zaten tanık olduğumuz da bu kör dövüşü.
'Azgın azınlık', bu karalama ve kör dövüşü için son derece kullanışlı ve tam da bu nedenle son derece rahatsız edici bir terim, hepsi bu.