Bir 'devlet projesi' olarak Kürt açılımı

Başbakan'ın Kızılcahamam toplantısı bitiş konuşmasında bir husus çok dikkatimi çekti. Başbakan, bu ülkede "AB'ye giden yol Diyarbakır'dan geçer diyen Başbakanlar oldu" diye...

Başbakan’ın Kızılcahamam toplantısı bitiş konuşmasında bir husus çok dikkatimi
çekti. Başbakan, bu ülkede “AB’ye giden yol Diyarbakır’dan geçer diyen Başbakanlar oldu” diye başlayan dokundurmasına takılmadan edemedim. Mesut Yılmaz böyle dediği için “Hans, George Güneydoğu’ya doluşmuş, neden Konya’ya gitmiyorlarmış” diye
devam eden konuşmayı, MHP yapsa anlarım, ama Kürt açılımı diye yola çıkan bir partinin Yılmaz’ın bu sözlerine itirazı ne olabilir anlayamadım.
Kürt açılımı diye yola çıkan siyasi heyet, daha önce benzer bir çizgide yapılan bir konuşmayı neden yadırgar? Bu kadar yadırgıyorsa, ‘Hans, George’ edebiyatı yapıyorsa, şimdi kendisine benzer bir dille yapılan muhalefete neden bozulur?
Geçen haftaki bir yazımda da hatırlattım, zamanında, Dersim konusunu dolaylı biçimde telaffuz eden de Mesut Yılmaz’dı. Hasan Cemal’e 1992’de verdiği bir röportajda, Kürt meselesini dayatma ile çözme anlayışını eleştirmek üzere ‘Dersim mantığı’ ifadesini kullanmıştı. Yani, bu tartışmalar, Kürt meselesine farklı yaklaşımlar bu hükümetle başlamış değil. Mevcut iktidar, bu büyük meseleyi geniş katılımlı bir platformdan yola çıkarak, daha önce yapılanları, söylenenleri de ciddiye alarak çözmeye girişmiş olsaydı belki tablo daha farklı olurdu diye düşünüyorum.
Nitekim, 2005 yılında bir ‘aydınlar grubu’ olarak Başbakan ile görüştüğümüz tarihten bu yana, bu yönde hiçbir çaba harcanmadı. Başbakan’a ulaşıp ulaşmadığını bilemem, ama biz o zaman da, bu çabanın devamı olarak, mesela, farklı siyasi partilerden (halihazırda Meclis’te veya bir partide yer almayan siyasiler de dahil olma üzere) bugüne kadar Kürt meselesine kafa yormuş isimlerden bir çalışma grubu oluşturulmasını önermiştik. Bu önerimize de hiçbir karşılık bulamadık, o günden bugüne bu konuda başka bir çalışma yapıldığına da şahit olmadık.
Bu şartlar altında, iktidar partisinin ‘Kürt meselesini ben çözerim’ ve ‘ne zaman istersem o zaman ele alırım, ne çerçevede tartışılmasını istersem o kadar tartışırım’ tavrında demokratik bir zaaf olduğunu düşünüyorum. Dahası, bu süreç biraz da bu nedenle iyice çıkmaza giriyor diye düşünüyorum. Bu kadar otoriter bir dille nasıl bir demokratik ortam yaratılacak anlamakta zorlanıyorum. Başbakan, muhalefete cevap vermek adına, öyle bir ‘bayrak/ millet’ dili kullanıyor ki, bu memlekete demokrasi gelecekse onu da biz getiririz, sözümüz üzerine söz söyletmeyiz!’ tablosu oluşuyor.
Bu tablo içinde ‘Kürt meselesinin halli’ bir demokrasi meselesi olmaktan ziyade, giderek daha çok bir stratejik mesele görüntüsü veriyor. Demokrasi iddiası ikna ediciliğini yitiriyor. Tabii iktidarın demokrasi iddiasını gölgeleyen sadece bu konudaki üslubu değil, ülkenin içinde bulunduğu genel tek parti zihniyetine kayış gibi bir sorun da var. Ancak, bunu bir yana bıraksak bile, sadece Kürt açılımı çerçevesinde sergilenen tavır demokrasi üslubunu fazlasıyla zorluyor.
‘Milli birlik projesi’ başlığından, ‘devlet projesi’ iddiasına, bu açılımın dili giderek gerçekten de yeni bir ‘devlet’ dayatmasına dönüşüyor. İktidar, milliyetçi tepkiler üzerinden kendisini sıkıştıran muhalefet ile baş etmek adına, giderek daha fazla otoriter devlet üslubuna sığınıyor, itirazı olanı neredeyse ‘vatan haini’ ilan etmenin kıyısında laflar edilmeye başlanıyor. Bu memleketin ‘demokratları’ da, Kürt meselesi çözülecek umuduyla, Kürt meselesi üzerinden kurulan otoriter bir üslubu sineye çekiyor. CHP ve MHP safına düşmemek adına, bu demokrasi zaafı görmezden geliniyor. 
Kimse kendini kandırmasın, daha fazla demokrasi istiyorsak, bu hedefimiz ‘memlekete demokrasi gerekiyorsa onu da biz getiririz’ mantığı içinden gerçekleşemez. Böyle bir muhalefeti olduğu kadar, böyle bir iktidarı da zamanında eleştirebilirsek, demokrasi umudumuzda yol alırız, yoksa boşa kürek çekmiş oluruz.