Bir kâbusun eşiğinde

Tüm otoriter rejimler ve görüşler, türdeş toplum özleminden yola çıkar, siyasete mevcut ve muhtemel 'tehditler' ve bunlara karşı alınacak 'tedbirler' çerçevesinden bakarlar.

Tüm otoriter rejimler ve görüşler, türdeş toplum özleminden yola çıkar, siyasete mevcut ve muhtemel 'tehditler' ve bunlara karşı alınacak 'tedbirler' çerçevesinden bakarlar. Bu bakışa göre, toplum içindeki tüm farklılıklar, farklı görüşler, şu veya bu yönde değişim özlem ve talepleri, ülke güvenliği açısından tehdit oluşturur. Bu açıdan bakıldığında, farklılıklar, farklı görüşler, mevcut düzen ve kabullerin dışında herhangi bir talebe sahip olanlar, bir şekilde toplum için zararlıdır, iç düşmandır, dış düşmanın içerideki işbirlikçisidir. Tanıdık bir resim değil mi?
Dünya tarihi, bu bakış açısının hâkim olduğu bir siyasal sistem ve toplumda yaşamanın nasıl bir cehennem olabileceği ve nerelere savrulabileceğinin örnekleriyle dolu. Dünyanın hemen her yanında çoğu insan, demokrasiyi hâlâ soyut bir siyasal talep olarak algılıyor. İçten içe bir entelektüel fantezi muamelesi yaptığı 'demokrasi' veya demokratik toplumun, insanlığın tarihsel deneyiminde nasıl bir dönüm noktası olduğu ve 'özgürlük' gibi ne kadar köklü ve temel bir ihtiyaca karşılık geldiği, sıklıkla göz ardı edilebiliyor. Özellikle de, tarihsel macerası demokratikleşme mecrasında şekillenmemiş veya bu süreci yeni yaşayan toplumlarda.
Tam da bu nedenle, bizim gibi toplumların özgürlükçü ve demokrat aydınları, zaten aklı pek özgürlüklere yatmayan bir toplumda, kantarın ucu kolaylıkla otoriter söylemlere kaçar kaygısıyla olsa gerek, ortalığın toz duman olduğu bir bölgede ve dünyada, olan bitenden hiç bahsetmemeyi tercih eder oldular. Her şeyden önce, yanı başımızda bir ülke işgal edildi, tam bir kaos yaşıyor, diğer komşu ülke İran müdahale ile tehdit ediliyor, Suriye, muazzam bir uluslararası baskıya maruz kalıyor, kısacası, her şey bir yana, içinde yaşadığımız bölgede statüko değişiyor. Bölgede olanlar sadece Kürt meselesi ve Kuzey Irak'la sınırlı da değil, bölgedeki tüm gelişmeler Türkiye'yi fazlasıyla etkileyecek.
En önemlisi, Türkiye'nin çıkarları, ilk kez, dünyanın süper gücü olan başmüttefikiyle, ister istemez, karşı karşıya geliyor ve giderek daha fazla gelme ihtimali var. Bu tabloyu istediğiniz gibi yorumlayabilirsiniz, ama bir şekilde yorumlamak zorundasınız. Bu ülkenin aklı başında adamları, dünyada ve bölgede hiçbir şey olmuyormuş gibi yapmaya devam ederse, ortalık komplo teorilerine kalır/halihazırda kalıyor.
Türkiye'nin içinde bulunduğu durumu, demokrasi ve özgürlüklerden vazgeçmeksizin ama mutlaka ve ciddi biçimde tartışma konusu yaptığımız sürece, dünyada olan biteni anlamlandırmaya çalışan insanların daha çoğu, komploculuğa, hoyrat milliyetçiliğe savrulacak. Genelkurmay Başkanı söyledi diye, dudak bükme lüksümüz yok, 'Türkiye, tarihinin en zor dönemini yaşıyor', üstelik bu zor dönem daha yeni başladı. Siyaseti 'tehdit/güvenlik' penceresinden görenlerin, özgürlükleri kısma gayretine ön vermeyeceksek, bunu ancak içinde bulunduğumuz tabloyu ciddiye alarak yapabiliriz. Yoksa, demokrasi ve özgürlükleri entelektüel fantezisi olarak görenleri çoğaltırız ve nihayet bir kâbusa savruluruz.