Bir kez daha güç olsun geç olmasın

'1905'te iki yabancının alacak meselesi için, Fransızlar'ın Midilli'yi işgal ettiği haberi İstanbul'a geldiği vakit birçoklarının sözü şu olmuştu: 'Bakalım İngiltere ne diyecek?

'1905'te iki yabancının alacak meselesi için, Fransızlar'ın Midilli'yi işgal ettiği haberi İstanbul'a geldiği vakit birçoklarının sözü şu olmuştu: 'Bakalım İngiltere ne diyecek? O zaman, bu işgal altında, yalnız Türklerin bir diyeceği olamazdı.' (Falih Rıfkı Atay, Gezerek Gördüklerim) Falih Rıfkı, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu ile bu cendereden nasıl kurtulduğumuzu anlatıyor.
Bu alıntıyı, 'yeniden milli mücadele' veya 'milli şahlanış' edebiyatı adına yapmadım. Tam tersine, bir ruh halini doğru dürüst değerlendirmemiz gerektiğini düşünüyorum. Son PKK eylemleri dolayısıyla, Türkiye'de tam bir öfke havası esiyor. Aklı başında herkesin bu havadan tedirgin olması, yatıştırmaya çalışması gerekiyor. Bu noktada bir kuşku yok. Ancak, kavgadan yana olanlarla, sonunun nereye varacağı belli olmayan bir kavganın önünü kesmek isteyenler arasında, inanılmaz bir iletişim bozukluğu var.
Bir kere, söz konusu olan, sadece sınırlarımız dışında bir kavgaya bulaşmak değil, ülke içinde yaşayanların bir kısmı ile diğerlerini birbirine düşürebilecek olan bir kavga. Bu durumda, kavgasız çözüm çağrısının sesi, yüksek ve ikna edici olmalı. Herkesin bir kere daha durup düşünmesini sağlayacak, ciğerine işleyecek, kardeşine karşı elini kaldırırken 'Ben ne yapıyorum' dedirtebilecek bir ses çıkmalı.
Kürt meselesinin bu noktaya gelmesinde en büyük eksikliklerden biri, böyle bir sesin veya böyle seslerin çıkmaması. Ortalık, stratejik hesaptan, içi boş demokrasi edebiyatından geçilmiyor. Biz benzer şeyleri 100 yıl önce yaşamış bir toplumuz. Bu geçmişin mirası, hâlâ herkesin birbirine girdiği bir Ortadoğu haritası ile 84 yıl sonra aynı ülkede yaşayanların birbiriyle kavgalı olması noktasına gelen Türkiye Cumhuriyeti'nin bugünkü hali oldu. O zaman da iş dönüp dolaşıp, 'İngiltere, Fransa ne der?', 'Düvel-i muazzama ile baş edemeyiz, ne diyorlarsa yapalım', 'Kurtuluş âdem-i merkeziyet' diyenlerle, 'Türk unsuru şahlandıralım, gerisini boğazlayalım' diyenlerin kavgasına dönmüştü. Sonuç büyük bir yıkım oldu. Türkiye Cumhuriyeti, bu yıkımın içinden doğdu. Şimdi, benzer bir yıkımın eşiğinde, yine benzer bir saflaşmaya doğru hızla gidiyoruz.
Böyle bir yıkımın eşiğinde, ne Türklerden, ne Kürtlerden umut vaat eden bir ses çıkmıyor. Birkaç kez bir araya gelme ve konuşma imkânı bulduğum ve bu ölçüde aklına, vicdanına güvendiğim DTP milletvekili Aysel Tuğluk'un Radikal İki'de yayımlanan son yazısı, benim için, bu açıdan tam bir hayal kırıklığı oldu. Tuğluk, 'Kürt sorununun geleceği' başlıklı yazısında geleceğin garantisini AB çerçevesine yerleştirmiş.
AB uyum süreci adına yapılanların toplumu barıştırmak konusunda hiçbir işe yaramadığı artık anlaşılmadı mı? Dahası, aramıza, yine düvel-i muazzamayı hakem olarak sokmanın, bir noktadan sonra, eski yaraları depreştirdiği, kışkırtıcı olduğunu hâlâ kavrayamadık mı? Dışarıdan müdahaleyle, gerçek barış sağlanabilir mi? 'O barıştan, kavgayı ertelemek dışında ne hayır gelir?' diye sormanın zamanı gelmedi mi?
Gelinen noktada, doğru dürüst konuşmak ve barışmaya çalışmanın önünde iki büyük engel var, bunlardan biri özgürlük kısıtları ise, diğeri de samimiyetsizlik. Aslında tam bir kısırdöngü söz konusu, özgürce konuşulamayan yerde samimiyetten söz etmek mümkün değil. Kürtler, özgürce ne istediklerini, ne düşündüklerini söyleme konusunda tam anlamıyla özgür olmadıkları için, son derece samimiyetsiz bir söylem tutturdular. Ancak, bir noktadan sonra, bu samimiyetsizlik marazi bir hal aldı.
Kürtler veya bir kısmı, kendileri de teröre destek vermekle suçlanmaksızın, 'Dağlardakiler şiddete bulaştılar ama bizim çocuklarımız, onlara terörist deyip geçemeyiz' diyebilmeliler. Ama, şiddet kullanan politikalarla irtibatlı olduğunuz sürece, gönül rahatlığıyla size destek veremeyiz diyen herkesi 'Türk milliyetçisi' olmakla itham edip kesmekten vazgeçmeliler.
Hadi, birinci koşul AB süreci, demokratikleşme ile ilgili, ya ikinci koşul? Bu ülkede yaşayan birçoklarının, ne kadar özgürlükten yana olurlarsa olsunlar, şiddete mesafeli olabilceği, Kürtlerin ulus heyecanını paylaşamayabileceğini, bu ülkenin geleceğini, etnik köke dayalı bir şekilde yeniden örgütlenmesi yerine, özgür ama birlikte yaşama esasında görebileceğini, böyle düşünmek için çok haklı sebepleri olabileceğini düşünmeleri, dikkate almaları gerekmez mi?
Tekrar ediyorum, güç olsun geç olmasın. Kör dövüş için ellerini ovuşturanların dışındakiler, ya doğru dürüst bir konuşma anlaşma zemini bulacaklar, herkesin içine işleyecek samimi bir söz bulabilecekler, ya insanlarımız tam kör dövüşün içine sürüklenecek. O zaman söyleyecek ve yapacak hiçbir şeyimiz olmayacak.