Bir kez daha: İslam ve sol

Siyasette yeni bir girişim olarak tartışma yaratan Mehmet Bekaroğlu ve Ertuğrul Günay'ın öncülük ettiği hareketten daha önce bahsetmiştim. Bu girişim çerçevesinde...

Siyasette yeni bir girişim olarak tartışma yaratan Mehmet Bekaroğlu ve Ertuğrul Günay'ın öncülük ettiği hareketten daha önce bahsetmiştim. Bu girişim çerçevesinde 'İslam ve sol siyaset bir noktada buluşabilir mi?', 'Müslüman solcu olur mu veya solcu Müslüman olur mu?' soruları gündeme gelmişti. Yine daha önce belirttiğim gibi, bunlar benim üzerinde konuşmayı en çok sevdiğim mevzular ancak yerimiz dar, kısa değinmelerle geçmek zorundayız.
Bu sefer, geçen cuma günü, Radikal'de yayımlanan Mustafa Akyol'un yazısı vesile oldu. İlk yazımda ben de, sol siyasi gelenekle Müslümanların siyasal geleneğinin kaçınılmaz çelişkilerinden bahsetmiştim. Ancak sevgili Mustafa Akyol, olayı bir adım daha ileri götürerek, sol adına ileri sürülen siyasal-toplumsal ilkeler ile İslam'ın bir din olarak temelden çeliştiğini iddia etmiş. Bu klasik sağcı Müslüman tezi veya tepkisidir. Daha doğrusu dinlerle, solun ileri sürdüğü eşitlik iddiasının temelden çelişik olduğunu ileri süren evrensel ve klasik 'sağcı' tepkisidir. Modern çağda, kapitalizmin dinsel öğretilerle örtüştüğünü ileri sürerek, kapitalizme dinsel kutsallık armağan eden klasik sağ siyasetin her türünden söz ediyoruz.
İslam'ın hangi siyasal ve ekonomik sistemle uyuşup uyuşmadığı sonuna kadar tartışma konusudur. Bugüne kadar, kapitalizme dini kılıf bulanlar, bir de sol siyasetin din karşıtlığını bahane edip, sağ siyaset geleneği beslediler diye İslam'ı (veya Hıristiyanlığı) kapitalizmi öngörüyorlar diye takdim edemeyiz. Batı'da, kapitalizmi Hıristiyan geleneğinin bir ürünü olarak takdim eden, Protestan geleneği ve bu geleneği belli şekilde yorumlayan ünlü düşünür Weber'dir. Dahası Weber, kapitalizmin temelini, tasarruf gibi dinsel ve ahlaki öğelere bağlayarak, emperyalizmi ve vahşi kapitalist sömürü ve talanı göz ardı etme ve temize çıkarma gayretinin en önde gelen temsilcisidir.
Tezleri her bakımdan son derece tartışmalıdır.
Mustafa Akyol, İslam'ın kapitalizmle uyumlu olduğunu ileri sürerken gösterdiği dayanak olan Sabri Ülgener de, Weber'ci bir düşünür olarak, İslam ile kapitalizmi bağdaştırma gayreti göstermiştir. Ülgener de, yine, Weber'ci bir düşünür olarak, Osmanlı'nın kapitalizm üretemeyerek geri kalmışlığının sebebi olarak, Osmanlı iktisat düşüncesinin durağanlığını vurgulayan klasik bir oryantalist düşünürdür. Bu ekol, tabii ki sorunun İslam değil, Ortaçağ boyunca İslam'ın 'yanlış' yorumlanışı olduğunu ileri sürerler. Ülgener'in öğrencisi Ahmed Güner Sayar, 'Osmanlı İktisat Düşüncesinin Çağdaşlaşması' (Der Yayınları, 1986) başlıklı çalışması boyunca, 'Ulemanın serbest ve hür aklın rehberliğinde felsefi ve spekülatif düşünceye hayat hakkı vermeyişi iktisat bilgi üretimine engel teşkil etti' tezini işler. Bu bir iddia ve tezdir, yani tartışmaya açıktır, mutlak kaynak veya dayanak olarak takdim edilemez.
Bana da sorarsanız, Ülgener'in dinamik bir ekonomik modelin önünde engel olarak gördüğü klasik dönem Osmanlı iktisat anlayışı, dini ve münhasıran İslami ilkelere, kapitalizmden daha yakındır. O günkü model ideal falan demiyorum, daha yakın diyorum. Bugün söz konusu olduğunda da, solun toplumsal dayanışma ve eşitlik ilkelerinin İslami ilkelerin ruhuna daha yakın olduğunu düşünüyorum. Dahası, bugün gündeme gelmesi tabu sayılan faizin 'haram' sayılmasını bir ilke olarak benimsiyorum. Ha 'Emeksiz kazanç haksızlıktır, sömürüdür' demişsiniz, ha 'Faiz haram' demişsiniz.
Diğer taraftan, İslam, Mustafa Akyol'un iddia ettiği gibi, fakirlerin kaderini zenginlerin sadaka ve vicdanına falan bırakmış falan değil. Kaçamak hesaplarla değil, hakkıyla zekât dağıttığınızda, hak geçmesin diye titizlendiğinizde ne kadar servet birikir bir hesap edin bakalım. Hıristiyanlık da, 'Bir devenin iğne deliğinden geçmesi, zenginin cennete girmesinden daha kolay diyen', modern çağ öncesi faize iyi gözle bakmayan bir din. Hayırseverlik ve sadaka ile konuyu geçiştirme, modern kapitalizmin zenginlerinin vicdanlarını temizleme uğruna ödemeye razı oldukları küçük bedeller, solcuların öteden beri karşı çıktığı bu. Öyle olmasaydı, 'ha öyle vermişiz, ha böyle deyip, en azından sosyal devletin öngördüğü vergilere ses çıkarmamaları gerekirdi.
Sosyalizm zorla alırmış, dinler gönül rızasıyla vermeyi öngörürmüş! Gönül rızasıyla verseler, zorlamaya gerek kalmazdı, insanlık da bu yolları icat etmek zorunda kalmazdı, öyle değil mi? Bırakın her şeyi bir yana, dini inancın en önemsediği konulardan biri, ahiret inancı gereği, üç günlük dünya diye düşünülüp, açgözlülük ayyuka çıkmasaydı, fazla söze hacet kalmaz, insanlığın bir sürü sorunu olmazdı. Bırakalım laf döndürmeyi, 'İki derviş bir seccadeye sığmış, iki cihangir bir dünyaya sığmamış', konu kısaca budur. İsterseniz, bunu, 'İki derviş bir seccadeye sığmış, zengin hacılar fakirlerle aynı yerde şeytan taşlamaya tahammül
edememiş' gibi konuya göre uyarlayabilirsiniz, konunun terminoloji konusu olmadığı anlaşılır.