Bütünlemeye kalmış sınıf

Konumuz Türkiye'de siyasi kriz ve belli ki, Türkiye'de tüm siyasi taraflardan oluşan sınıf, toptan, ama farklı konularda, bütünlemeye kalmış öğrenciler gibi, son bir gayretle kendilerini kurtarmaya çalışıyor.

Konumuz Türkiye'de siyasi kriz ve belli ki, Türkiye'de tüm siyasi taraflardan oluşan sınıf, toptan, ama farklı konularda, bütünlemeye kalmış öğrenciler gibi, son bir gayretle kendilerini kurtarmaya çalışıyor. Yine belli ki, kimse neden (hadi sınıfta kalmış demeyelim) bütünlemeye kaldığı derslerin ciddiyetini fark etmiş değil. Ne sağcılar, ne solcular, ne laikler, ne İslamcı ve muhafazakârlar, ne Türkler, ne Kürtler, ne milliyetçiler, ne liberaller, ne askerler, ne siviller. Herkes hâlâ bulunduğu yerden karşısındakinin ayağını kaydırmaya çalışıyor.
İç politikada biriken sorunlarla, dış politikada biriken sorunlar öyle karmaşık bir tablo oluşturuyor ki, içinden çıkabilene aşkolsun. Bakmayın, bin bir türlü analizin meydan muharebesi yapmasına, aslında kimse, hiçbirimiz net bir tablo göremiyoruz, yok öyle bir tablo. Mesele ne sadece güvenlik, ne sadece demokrasi, ne sadece laiklik, ne sadece Kürt meselesi, ne sadece Kuzey Irak. Hepsi yıllarca birikmiş, ertelenmiş, geçiştirilmiş, şimdi hep birlikte heyhula gibi karşımıza çıkıyor. Ne tarafta olursak olalım, hepimiz bu heyhula karşısında feci şekilde çaresiz kalıyoruz.
Eğer laikliği tehlike altında görüyorsak, birilerinin laiklik düşmanı olduğuna inanıyorsak, laiklik Cumhuriyet'in kuruluşundan beri katı bir çerçeveye hapsedilmemiş olsaydı, bunca düşmanı demeyelim ama bunca küskünü olur muydu diye düşünmek zorundayız. Diğer taraftan, dindar muhafazakârlar, Cumhuriyet devrimi ile sorunlarını, dolambaçlı yollardan halletmek yerine, daha samimi, daha demokratik çerçevede ifade etme yolunu tutmuş olsalardı, bunca köşeye sıkıştırmaya maruz kalırlar mıydı? Milliyetçiler, zamanında devlet ve dine arkalarını yaslayıp, tüm güçlerini adalet mücadelesi verenlerle mücadeleye harcamasaydılar, bunca savrulma yerine, 'vatansever' olarak daha saygın bir yerde olmazlar mıydı? Türkler de, Kürtler de, birbirleriyle hesaplaşmak için, dünya çapında büyük abilerle ittifak etmek yerine birbirleriyle konuşmayı sonuna kadar zorlayıp deneselerdi, bu karanlık tablo ortaya çıkar mıydı?
En başta, devlet adına konuşanlar, zamanında, kendi halkları ve onların emek, adalet, özgürlük mücadelesi karşısında bile, devletin bekası adına bugün neredeyse düşman ilan ettikleri ABD ile her türlü işbirliğine girmiş değiller miydi? Soğuk Savaş yılları boyunca devlet politikası haline gelen bu oyunu şimdi, farklı siyasi aktörler deniyor.
Evet, ABD, iç siyasette, Türkiye'de muhafazakârlara, daha doğrusu, dünya sistemi ve dahası ABD dış politikası ile barışık bir iktidara destek veriyor. Dış politikada, yine ABD'nin Kuzey Irak Kürt yönetimiyle ittifakı, hem iç, hem dış politikada belirleyici bir etken haline geldi. Dindar ve Kürt vatandaşınızla meselenizi kendiniz halletseydiniz, belki tablo daha değişik olurdu. Diğer taraftan, Türkiye'nin ekonomik büyümesini, emeğin siyasi sahneden kovulması üzerinden yapmasaydınız, o amaçla ABD soğuk savaş politikasının yerli ayağı sağcı-dindar 'komünizmle mücadele' stratejisine yüklenmeseydiniz de tablo belki farklı olurdu.
Dahası, bölgede, koşulsuz ABD destekçisi bir dış politika yerine, çevresi ile daha barışık dengeli bir dış siyaset izleseydiniz de tablo böyle olmayabilirdi.
Şimdi, kim kimi kime şikâyet ediyor belli değil. Birçok şey için artık çok geç. Yine de, daha da güç olmaması için daha serinkanlı düşünmek ve davranmakta yarar var. Oysa, seçim ortamı işleri daha da güçleştiriyor. İktidar hâlâ, bu keşmekeşin tümünü, kendi iktidarına karşı bir büyük çelme olmanın dışında algılayamıyor, cumhurbaşkanlığı seçimine kilitlenmiş bir siyasette direniyor. Muhalefet adına ne ve kim varsa, 'vatan elden gidiyor'dan başka bir şey diyemiyor. Bütünlemeye kalmış sınıfta herkes, sınıfta kalmamanın çaresini sınıf arkadaşlarını okuldan kovdurmakta görüyor. Türkiye'nin hali bu.