'Demokrasi öldürür'!

Demokratikleşme sancısı içinde bir ülkede yaşayanlar olarak herkesin iki lafından birinin demokrasi olması anlaşılır bir şey.

Demokratikleşme sancısı içinde bir ülkede yaşayanlar olarak herkesin iki lafından birinin demokrasi olması anlaşılır bir şey. Dışarıdan bakıldığında, anlaşılması zor olan, herkesin ‘demokrasi’den ne anladığı. Birileri uzunca bir zaman, ‘demokrasi’nin gerçekleşebilmesi için illa ‘Batılı bir dekor’un gerekli olduğunu düşünüyordu. Diğer taraftan, onlar gibi olmayanların da, demokrasiden anladıklarının ‘sandık’tan ibaret olduğunu gördük, anladık. İşte ülkemizde, merkez sol ve sağ iki siyasi geleneğin geldiği nokta bu. Bu noktada, her iki geleneği de adamakıllı sorgulamadan gidilecek yol kalmadı, burası açık.
İşin kötüsü, aksi gibi, şimdilerde dünya çapında da ciddi bir ‘demokrasi krizi’ yaşanıyor. Soğuk Savaş döneminin bitmesiyle, liberal ekonomi-siyasal demokrasi bileşkesinin dünyaya hâkim olacağı tahmin ve/veya temennisi boş çıktı. Avrupa Birliği şemsiyesi altında, siyasi savruluşları pek göze batmayan Doğu Avrupa ülkeleri dışında, Sovyet/Sosyalist modelin yıkıldığı yerler, farklı türden pazar ekonomisi-otoriter siyaset bileşkesi haline geldiler. Batı dışı dünyanın geri kalanında da işler pek iç açıcı gelişmiyor. Sonuç olarak anlaşıldı ki, öyle ders kitaplarında yazıldığı gibi, pazar ekonomisi illa demokrasi getirmiyor.
Bu koşullar altında, fazla değil 20 yıl öncesinin iyimserlik edebiyatının yerini, oldukça kötümser bir paradigma almaya başlıyor. Batı dünyası, siyaseten kavgalı olduğu yerlerde ‘demokrasi’yi hâlâ sorun ediyor, ama öyle olmayan durumlarda, ‘demokraside fazla ısrarcı olmamak düşünce ve siyaseti’, kuramsal bir çerçevede giderek daha fazla öne çıkıyor.
‘Batı dışı modernlik’ kavramı, bu bakışın ilk ve en popüler örneği idi. ‘Modernlik ve demokrasi illa Batılılaşmak demek değildir’ şeklinde özetlenebilecek olan çıkış, aslında oryantalist, veya en azından Batı merkezli, düşüncenin ciddi bir sorgulaması olabilirdi. Ancak, buradan yola çıkanların çoğu, hızla ‘kültürel görecelilik’ batağına saplandı. Özellikle ‘Terörle Savaş’ döneminde, Müslüman ülkelerle gerilimli ve çetrefil bir ilişki sürecine giren Batı dünyasında, ‘demokrasi’ konusunda bayağı ‘esnek’ olmak gereği doğdu.
Bu çerçevede, siyasi raporlardan, siyaset kuramı metinlere kadar geniş bir yelpaze içinde yazılıp çizilenler, ciddi bir külliyat oluşturuyor. Şimdilik, bu yazının sınırları içinde, kısaca ve sadece bu ‘esnek’liğin, pek ‘hayra alamet’ olmadığını söyleyeyim. Şöyle ki; bir zamanlar ‘Batılı’ olan her şeye ‘evrensellik’ atfedilirdi, dünyada her toplumun, her açıdan Batı’ya göre dönüşmesi beklenirdi.
Bu bakış açısını eleştirmek adına yola çıkan ‘kültürel görecelilik’ ise, şimdilerde siyasal gereklerle de örtüştüğü için giderek daha fazla öne çıkıyor. Bu durumda da, insanlık adına hiç de yabana atılmayacak ve bu nedenle ‘evrensel’liğini önemsememiz gereken birtakım kavramlar, ilkeler, Batı’ya mahsus sayılıp, insanlığın ufkundan uzaklaşıyor.
Laiklik, bu çerçevede verilen ilk ‘kurban’ oldu, şimdilerde ‘demokrasi’yi bu görecelilik içinde sorgulayan görüşler giderek daha popüler oluyor. Demokrasi, zaten sürekli tartışma konusu edilerek kurgulanan bir kavram ve modern siyasal kuram başından beri bunu yapıyor. Benim kastettiğim bu türden bir sorgulama değil, demokratik siyaseti bütünüyle matah saymayan bakış açılarının yaygınlık kazanmaya başlaması.
Bu popüler söylemin en son göz attığım örneklerinden biri, uzun yıllar BBC’de dış haber gazeteciliği yapan Humphrey Hawksley’in, ‘Demokrasi Öldürür’ (Macmillan, 2009) başlıklı kitabı beni bayağı ürküttü. Yok, onunki hiç ciddiye alınmayacak bir gözlem ve yorum değil. Fildişi Sahili, Irak, Hindistan, Arjantin, Endonozya, Bosna ve Tayvan örnekleri üzerine söylediklerinde dikkate alınması gereken birçok şey var. Ancak Irak merkezinde genel bir değerlendirme yaptığı Ortadoğu’ya ilişkin son sözü, ‘Irak’ta seçim var ama can güvenliği bile yok, buna karşın Dubai’de demokrasi yok ama hayat standardı yüksek ve bu nedenle kimsenin demokrasiye ihtiyacı yok’ anlayışı, bende, insanlığın siyasal geleceğine dair bir kâbus etkisi yaratıyor.
Özellikle de, bizim gibi demokrasi sancısı bitmeyen ve bir noktada demokrasiden vazgeçme riski yüksek toplumlarda, dünyanın içinde bulunduğu bu demokrasi krizi daha da korkutucu geliyor. Tam da bu nedenle, tam da böyle bir dönemde, demokrasi ısrarımız daha da kararlı olmalı diye düşünüyorum. Dünyanın içinde bulunduğu kasvetli tabloyu hatırlatma ihtiyacı duymamın nedeni de, içinizi karartmak, umutlarınızı dağıtmak değil. Tam tersine, bu koşullar altında kendi irade ve ısrarımız dışında hiçbir garantinin kalmadığını hatırlatmak.