'Dersim mantığı'

Mesut Yılmaz, 1992'de Hasan Cemal ile yaptığı bir röportajda, Kürt meselesine yaklaşımda, 'ezip geçmek' anlayışını 'Dersim mantığı' diye adlandırmıştı

Mesut Yılmaz, 1992’de Hasan Cemal ile yaptığı bir röportajda, Kürt meselesine yaklaşımda, ‘ezip geçmek’ anlayışını ‘Dersim mantığı’ diye adlandırmıştı (Hasan Cemal, Kürtler, s.55). CHP, Kürt meselesine bu yaklaşımı tamamen reddeden Kürt raporunu 20 yıl önce hazırlamış olmakla övünüyor. Gelinen noktada, Onur Öymen’in, Meclis konuşması eleştirilecekse, ‘Dersim mantığı’na geri dönülmesi açısından şiddetle eleştirilmeyi hak ediyor. Dahası, bu sadece CHP’nin değil, Türkiye’nin gelip dayandığı bir büyük savruluş, demokratikleşme imkânlarının daralması açısından son derece kaygı verici bir durumdur.
Bu derece vahim bir tablo karşısında, konuyu CHP’yi köşeye sıkıştırmak için, ‘Alevilerden özür dileme’ gibi bir yere getirmek bile, meseleyi hafife almak olur. Mesele, Alevi vatandaşları, Tuncelileri incitmek değil, demokrasi anlayışında gerileme meselesidir. Konunun  ‘yakın tarihi yeniden okumak’ tarafı da fevkalade önemlidir. Atatürk dönemini de, öncesi ve sonrasını da eleştirel biçimde yeniden gözden geçirmeksizin, demokratikleşmemiz imkânı yoktur.
Ancak, bu yeniden okuma, derinlemesine ve çok yönlü olmadığı, ‘seçmeli okuma’ mantığı ile yapıldığı takdirde, demokratikleşme imkânı sunamaz. Dersim olayında, bir insanlık trajedisi boyutu kuşkusuz söz konusudur, ancak mesele sadece bir isyana karşı alınan tedbirin ‘maksadını aşan’ boyuta ulaşması değildir. Kürt isyanlarına karşı izlenen politikanın ‘maksadı’nın kendisi de tartışılabilir. Cumhuriyet’in ilk döneminde, Kürt isyanlarının şiddetle bastırılması siyasetinin, yeni ulus-devletin güvenliğine ilişkin bir yanı olduğu doğrudur. Ancak, bu siyasetin, sorunu, ‘Türkleştirme’ siyaseti çerçevesinde çözmek gibi bir yanı da vardır. Cumhuriyet siyasetini belirleyen temel unsurlardan birinin, bir etnisiteyi yok etmek değil, bölgedeki feodal yapıyı çözmek, modernleştirmek, sekülerleştirmek olduğu da doğrudur.
Ancak, olay Kemalist yazarların iddia ettiği gibi sadece bundan ibaret değildir. Zira, bu hedefin başarılamadığı noktada CHP iktidarının, feodal yapı içinden ittifaklarla yoluna devam etmeyi tercih ettiği de inkâr edilemez bir vakadır. Türkiye’de sosyalist sol, zamanında bunu mesele yapmıştır. Bir örnek olarak, İsmail Beşikçi’nin ‘Cumhuriyet Halk Fırkasının Tüzüğü ve Kürt sorunu’ (Komal Yayınları, 1978) kitabına bakmanızı öneririm.
CHP’nin bu politikasının bir adım ötesinde, Türkleştiremediğini, İslam dairesinde çözmek siyaseti vardır. Ben, Beşikçi’nin analizlerine sonuna kadar katılan biri değilim, ama aynı kitabında, olayın bu eşiğe gelmesine dair yorumları da var. Tabii, onun sözünü ettiği MSP dönemi. Malum, ondan sonra, Kürt meselesinin panzehiri olarak Müslümanlık siyaseti, başta 12 Eylül olmak rejimi politikaları olmak üzere çok yol kat etti.
Yanlış anlaşılmasın, Kürtlerin şu veya bu politika ile sürekli aldatılmaya çalışıldığını da söylemiyorum. Ancak, bu siyasetlerin hepsinin meseleyi çözmek adına şu veya bu baskılama siyasetlerine, o siyasetlerin de hep şu veya bu tepkilere neden olduğunu görmeden bugünkü tabloyu anlayamayız diyorum. Tam da bu nedenle, bu mesele ayaküstü projelerle, oldubittilerle çözülemez diyorum. Çünkü, karşı karşıya gelmelerin tarihi derindir ve çok uçludur. İktidarın muhalefeti, muhalefetin iktidarı köşeye sıkıştırmak için azına geleni söylemesi, içinde bulunduğumuz savruluş sarmalını doğuruyor.
Bu sarmal içinde asıl tehlike, aklı pekâlâ barışcıl, demokratik çözümlere yatabilecek kamuoyunun, vatandaşın, şu veya bu tarafta, birbirinin gözünü oyacak bir ‘vatan müdafası’ cephesine yazılmaya başlamasıdır. Evet, demokratikleşme tam bir yeni tarih okumasını gerektirir, ama bunu hakkıyla yapamazsanız, Dersim’in yanına Çanakkale’yi eklemek kolaylaşır, ‘Dersim mantığı’ ortalığı kaplar.