El-Beşir krizi

Biliyorum, El-Beşir krizini yazmakta çok geciktim. Dahası, şimdi de, bu yazı çıktığında Şam'da olacağım için, son durumdan habersiz, yazımı erken yazıyor olacağım. Ancak, yazmadan olmazdı, çünkü konu önemli.

Biliyorum, El-Beşir krizini yazmakta çok geciktim. Dahası, şimdi de, bu yazı çıktığında Şam’da olacağım için, son durumdan habersiz, yazımı erken yazıyor olacağım. Ancak, yazmadan olmazdı, çünkü konu önemli. O kadar önemli ki, hemen hiçbir konuda anlaşamadığım Cengiz Çandar ile bu konuda fazlasıyla hemfikir olduğumu itiraf etmek zorunda olduğumu da yazacağım.
Ama baştan söyleyeyim, ben mevcut uluslararası kurumların hakkâniyetine inanan biri değilim. Hele de, dünyanın şu günlerde geldiği noktada. Birleşmiş Milletler’in bile çifte standart tartışmasına bunca zemin teşkil ettiği, mevcut uluslararası standart ve ilke buhranı yaşanan bir dönemde, Uluslararası Ceza Mahkemesi daha da tartışmalı. Diğer taraftan,
bunları tartışanlar da artık sadece, küresel sistemin yeminli muhalifleri değil. Tam da bu nedenle, uluslararası ilke buhranından söz ediyorum.
Daha geçenlerde, Financial Times’ın bir yorumcusu, Gideon Rachman, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin artık, yenilenleri ve zayıf olanları mahkûm eden bir kurum olma gölgesi içinde olduğunu ileri sürdü (Finacial Times Magazine, 31 Ekim 2009).
O halde, buradan hareketle, Türkiye’nin Sudan’da katliam ile mahkûm edilmiş olan El-Beşir’i misafir etmesi savunulabilir bir şey mi? Bence veya bence ‘bile’ değil! Zira, devletler, hükümetler, meşru buldukları bir uluslararası sistem içinde davranmak durumunda. Bu sistem içinde meşru bulmadıkları hususları, uygulamaları da yine bu sistem içinde eleştiri konusu yapmak durumunda. Türkiye, Batı merkezli uluslararası sistemi meşru zemin olarak kabul eden ve bu sistemin bir parçası olan bir ülke. Bu zeminden çıkma imkânı tabii ki var. Bakın İran, bu sistem içinde yer almayı reddediyor, dolayısıyla bu sistemin gereklerine temelden itiraz etmesi, onu birçok açıdan zorluyor, ama sonuçta bir tutarsızlık yok.
Oysa, bizim tavrımız sistemin beğendiğimiz tarafını benimseyip, beğenmediğimizi yok saymak gibi bir sorun sergiliyor. Aynı mahkeme Miloşeviç’i yargılarken alkışlayıp, Beşir’i mahkûm ederken, ‘Bana ne sizin kararınızdan’ demek kadar temellendirilemez bir tavır olamaz. Bu tavır, ister istemez, hükümetin ‘İslamcı’ bir eksenden hareket ettiği tezini güçlendiriyor. İslamcılıksa onu da sorgulamakta yarar var.
Uluslararası siyasette ileri sürülebilecek bir gerekçe değil, ama bir de işin vicdani yönüne bakalım. Velev ki, kaygı Müslümanlar ile savaşan birinin karşısında yer almak, buna karşı Müslüman bir lidere destek olmak duygusu olsun. Bu sistem içinde, Müslüman ülkeleri işgal eden ve milyonlarca insanın ölümüne neden olan ABD’yi Uluslararası Mahkemeye çıkarma imkânı var mı? Yok! Buna neden itiraz edilmiyor, edilemiyor?
Dahası, bir Müslüman’ın vicdani hesaplaşması, sadece Müslüman olanları öldürenlere karşı durup, kendine Müslüman diyen herkesin her yaptığını onaylamak, veya en azından görmezden gelmek olabilir mi? Bunları hükümet için değil, sıradan Müslüman vatandaşın, yazanın, çizenin siyasi tepkileri açısından soruyorum. Sıradan bir Müslüman’ın da, dost ve düşman tanımı yaparken vicdanında kılı kırk yarması gerekmiyor mu? Ucunda, ekonomik çıkar var diye, işi din kılıfında geçiştirmek mümkün mü?
Ne kadar ahlaki? Müslüman dünyayı biraz da, bu ahlaki buhran bu noktaya getirmedi mi?
Uluslararası siyasetin gerçeklerini bir yana bırakıp, mevzuyu Müslüman vicdanı çerçevesinde gören veya göstermek isteyenlere de bunları sormak isterim.