Erdoğan ve İran

Başbakan Erdoğan'ın, ABD dönüşü basın toplantısında, İran'a baskı siyasetlerini eleştirmesi büyük haber oldu. Haberle birlikte, itirazlar yükselmeye başladı.

Başbakan Erdoğan’ın, ABD dönüşü basın toplantısında, İran’a baskı siyasetlerini eleştirmesi büyük haber oldu. Haberle birlikte, itirazlar yükselmeye başladı. Tabi bu önemli bir konu, bu iddialı çıkış tartışılacak, övülecek veya eleştirilecek. Tahmin etmesi zor değil, ama hemen söyleyeyim, ben övenlerden olacağım.
Uluslararası sistem içinde İran’ın konumunu veya daha doğrusu yarattığı rahatsızlığın derecesini biliyorum. Türkiye’nin (uluslararası sistem içindeki konumu itibarıyla) sistem dışı görülen ve bir büyük krizin giderek daha fazla merkezine yerleşen İran gibi bir ülke ile, ilişkilerine sorunsuz biçimde devam etmesinin hemen hemen imkânsız olduğunu da görüyorum. Ama hal böyle diye, Türkiye’nin İran konusundaki dış politikasının, statükonun şaşmaz bekçiliği yönünde şekillenmesini en doğru ve tek doğru olarak görenlerden değilim.
Irak’tan bu yana, statükonun ne kadar eğreti olduğunu gördük. Tezkere öncesinde de, benzer itirazlar, tezkere karşıtlığını şuursuzluk olarak görmeler, hafife almalar vardı. Sonuçta, Irak politikasının yanlışlığı, bizzat ABD başkanlığı nezdinde itiraf edildi. O gün çığırtkanlık yapanlar, sonra kem küm etmek zorunda kaldı. İran konusu tartışmalı da olsa, bari aynı yerden başlamayalım. Mesele, ‘İran’a toz kondurmama’ meselesi falan değildir. Türkiye’nin, İran’ı sonuna kadar sıkıştırmaya kararlı Batı merkezli mevcut statükonun yaklaşımını sorgusuz sualsiz kabul edip, etmeyeceği, uygulayıp uygulamayacağı meselesidir. Türkiye’nin tek başına
bu statükoya meydan okuma gücü olduğunu düşünmüyorum, ancak, İran’ı sıkıştırma harekâtına şerh koymasının, komşularla sıfır problem gerekçesini devreye sokmasının, itibar edilmez
bir tavır olduğunu hiç düşünmüyorum.
Evet, Türkiye’nin İran konusundaki tavrı, (eğer fevri bir çıkış veya lafta kalacak bir şey değilse) BM Genel Kurulu’nda Türkiye için büyük bir zorluk teşkil edecek. Tam da bu nedenle, bu tavra, olabildiğince güçlü bir kamuoyu desteği vermekten yanayım. Bölgede yeni bir Irak yaratmamanın yolu, statükonun baskılarına direnmekten geçiyor. Diğer taraftan, kimse İran’ın nükleer bir güç olma durumunda Türkiye için bir tehdit oluşturacağı gibi bir gerekçeyle, İran’a baskı siyasetlerine kamuoyu desteği yaratmaya çalışmasın. Bu doğru değil. Bir kere, Türkiye karşı tarafta yer almadığı sürece, İran’ın halihazırda ve orta vadede, Türkiye’ye karşı hasmane bir siyaset gütmesi için hiçbir neden yok. İran, özellikle Irak işgalinden sonra, bu konuda ne kadar hassas olduğunu birçok vesile ile gösterdi. Dahası, bölgede ve hatta bizim İncirlik Üssü’nde varlığı söz konusu olan nükleer silahlar da, babamızın oğlunun değil, İran’ınki tehdit ise onlar da bir biçimde tehdit olarak görülebilir.
Erdoğan’ın İran konusundaki tavrını Batı dünyasından uzaklaşma diye değerlendirmenin de
âlemi yok. İran’a karşı Batı dünyasının yanında yer alan bölge ülkelerine bakmak, bu konuda ‘Batı dünyası’na dahil olmanın kriterlerinin laik kesimin sandığı gibi Batı değerlerine sahip çıkmak, vs. olmadığını açıkça gösteriyor. Bakın, Suudi Arabistan, Kuveyt ve Birleşik Arap Emirlikleri, İran’a ağır yaptırımlar konusunda hızla ‘Batı dünyası’nın yanında yerlerini aldılar. Türkiye’de, İran konusunda kuşkucuların bölgedeki müttefikleri bunlar.
Buna karşın, İran’ı nükleer silah bahanesi ile sıkıştıran uluslararası sistemin ikiyüzlülüğü,
ikna edicilik ve samimiyetten uzaklaştıkça iflasa daha fazla mahkûm olan çifte standart politikaları, uzunca süredir tartışılan ve Batı kamuoyunda ciddi karşılığı olan söylemler. Bunları Erdoğan icat etmiş değil. Irak’tan sonra iyice topallamış olan Batı merkezli statüko, şimdi İran’ı hedefe oturttu diye, sorgusuz ardında hizalanmak gerekmiyor.
İran neden bu kadar hedefte sorusunu tartışmayı ise başka bir yazıya bırakıyorum. Nasılsa, bu konu daha çok tartışılacak.